|
Zaten
iktidara geldiğinden bu yana da sanat kurumları hep gündemde olmuş,
60 yaş emeklilik yasası ile, performans yasa tasarısı ile, yerel
yönetimler yasası ile benzer bir takım yasa hazırlıkları ile, bir takım yerel uygulamalarla sürekli
bu teslim alma girişiminin izleri görülmüştür. Bu görüş uzun vadeli
oynamaktadır, nasıl ki eğitim kurumlarında adım adım yerleşmişse ve
yerleşiyorsa halk üzerinde bir nevi eğitim kurumu olan sanat
kurumlarını da bir yandan etkisiz kılma bir yandan kendi doğrultusunda
dönüştürme çabasındadır.
Ortada güçler savaşı var ve bir gücün diğerlerini kendine ait yapma
savaşımı var. Medya 4.kuvvet denilir ama maalesef artık medya
iktidarların en çabuk teslim aldığı güçtür. Medyayı bu kadar kolay ele
geçiren en azından susturan iktidar sanat dünyasını nasıl etkisiz hale
getireceğinin denemeleri içindedir.
BAKAN İSTİFA DESEK DE HEPİMİZ BİLİYORUZ Kİ BU KOCA BİR KANDIRMACA....
Bakan
istifa diyoruz. Bunu biz de dedik. Ama şunu da hiç bir zaman
aklımızdan çıkarmayalım ki bu bir bakanın kişisel egosunun, kişisel
öfkesinin sonucu değil aslında bir dünya görüşünün pratiğe
yansımasıdır. BU BAKANIN GİTMESİ İLE BU GÖRÜŞ VE BU İKTİDAR SANAT
KURUMLARI ÜZERİNDEKİ EMELLERİNDEN VAZGEÇECEK DEĞİLDİR. Bakandan yada
Lemi Bilginden ibaret söylemler insanları nihai hedeften asıl mücadele
alanından koparmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır.
Peki
sanat dünyasının yapması gereken nedir? Sanat dünyası bana göre
yapması gerekeni yapmıyor, istifa edenler dahil bir hata içerisinde
yüzülüyor. İstifa edenlerin açıklamalarına bakınız: "Lemi Bilgin
çalışkan ve sanatçı kimliği güçlü biriydi bu nedenle tepkimizi
gösterdik" diyenler, ya da "Mine Acar hiyerarşi olarak bu göreve
getirilmemeliydi buna tepki gösterdik diyenler" yada bunlara benzer görüşler.
Lemi Bilgin elbette
değerli birisidir sahip çıkılmalıdır, fakat sanatçılar artık kişiler
için mücadele etmekten vaz geçmeli ve en az karşılarındakiler kadar
geniş görüşlü olmayı başarmalıdırlar. Bu siyasi iktidarların sanatı
güdümüne alma, kendi propaganda aracına dönüştürme, bunu başaramasa
dahi nötrleştirme harekatıdır ve sanat dünyası da "şu gitmeli bu
gelmeli" gibi kısır ve dar mücadeleyi derhal bırakıp
ÖZERKLEŞME
MÜCADELESİNİ başlatmalıdır.
Son yıllara
baktığımızda Devlet Tiyatrolarının adeta bir pinpon topu gibi iki grup
arasında gidip geldiğini görüyoruz.
Refah-Yol
iktidarı döneminde, DT Genel Müdürü yapılan Bozkurt Kuruç’u,
yurtdışında bulunduğu bir sırada görevinden alan İstemihan
Talay, yerine Lemi Bilgin’i atamıştı. Ancak, Bilgin’in de o koltukta
kalması uzun sürmedi. Benzer bir senaryo da onun için gerçekleştirildi
ve Bilgin yurtdışındayken oyunların senaryolarına müdahalelerle
başlayan süreç Bilgin’in görevden alınması ve yerine Rahmi Dilligil’in
atanmasıyla son buldu.
“yolsuzluk operasyonu” sonrasında Dilligil istifa etmek zorunda kaldı.
Kısa süre sonra, Lemi Bilgin görev alma kararının iptali için açtığı
davayı kazanınca, koltuk yeniden Bilgin’in eline geçti. Ve şimdi
yönetim yeniden "mahkemeleri hala süren Rahmi Dilligil'e görev verilemese" de birlikte
yargılanan Mine Acar'a dolaysıyla Dilligil grubuna geçti
Bu bir komedi değilse
nedir? Bir kurum düşününüz ki yüzlerce çalışanı var ve bu kurumun
kaderi iki grubun arasında pinpon topu gibi gelgitlerle 20 yıla yakın
zaman
geçirmiş!
Haddim olmayarak
diyorum ki artık şu sanat dünyası gaflet uykusundan uyanmalı ve
gidenler, gelenler, kişiler, Ali'ler, Veli'ler üzerinden apartman yöneticisi seçme
kıvamındaki hedeflerden ve tavır almalardan vazgeçip ille de ÖZERLİK
talebini yaşama geçirmelidir...
BU TARİHİ FIRSAT
VE TEPKİ YOĞUNLUĞUNU HEBA ETMEYİNİZ!
SİZDEN BİN YILIN
RÖNESANS'INI OLMASA BİLE KENDİ ÖZERKLİĞİNİZİ TALEP ETMENİZİ
BEKLİYORUZ. |