Ahmet Ertuğrul Timur

aetimur@tiyatrom.com  


 

DİPLOMALI CAHİLLER ORDUSU MU OLUYORUZ?

Dünkü (17/06/2003) Radikal Gazetesinde irkilten bir araştırmanın sonuçları yayımlandı. A.A.Kaynaklı Habere göre  Gazi Üniversitesi bünyesinde görevli 1915 öğretim üyesi arasında yapılan bir araştırma, ilginç sonuçlar ortaya koydu. Araştırmanın sonuçları şöyle:

Yüzde 37'si etrafında neler olup bittiğini anlamakta zorluk çekiyor, yüzde 13.9'u televizyon, gazete, dergi gibi yayınları izleyemiyor. Yüzde 64.1'i hiçbir sivil toplum örgütüne üye değil. Yüzde 9.9 u Kültürel ve sanatsal etkinlik için Tiyatroyu tercih ediyor. Bunu yüzde 8.8 ile sergi, yüzde 7.2 ile konser, yüzde 6.5 ile diğer etkinlikler izledi. Yüzde 1.7'si ise opera ve baleden zevk alıyor. Yüzde 21.9'u akademik yayınlar dışında kitap okumuyor. Yüzde 56.2'si ayda 1-2, yüzde 17.5'i 3-5, yüzde 4.5'i 6-10 kitap okuyor.

Haberin altına eklenen yorumlarda savunma amacıyla ilk düşülen notlarda hemen ekonomik güçlüklere dikkat çekilmiş. Elbetteki ekonomik güçlüklerin sanatsal etkinliklere olan talebi düşüreceğini kabul ediyoruz. öte yandan akademik anlamda yüksele bilinecek en üst seviyelere ulaşmış öğretim üyelerinin ücretlerinin

bugün elde ettiklerinden kat kat fazla olması gerektiğini de düşünüyoruz Ama artık kültür, sanat ve toplumsal olaylara karşı duyarsızlığımıza ekonomik şartların hemen öne sürülen bir kılıf olmasını da kabullenmiyoruz.

Burada uzun uzadıya kaç paket sigara ile ayda kaç kitap okunabileceğinin hesabına da gerek yok bu ülkede 3 ya da 4 milyon liraya izlenebilecek ödenekli tiyatroların oyunları varken asla öğretim üyelerinin tiyatroya ilgisinin yüzde 9.9 da kalmasını kimse ekonomik şartlarla açıklayamaz.

Kültür sanat etkinliklerini bir yana bırakalım toplumun en eğitimli kesimi olan öğretim üyelerinin %64.1'inin sivil toplum kuruluşlarına üye olmamasını nasıl açıklayabiliriz? Kaldı ki üye olan %35.9 da belki de baro, ya da benzeri zorunlu mesleki kuruluşlara üyedirler. Oysa gelişmiş toplumlarda demokrasiyi demokrasi yapan ana etkenler sivil toplum örgütleri, dernekler, örgütlerdir. Halk sadece seçimden seçime oy kullanmakla kalmaz çeşitli derneklerde sürekli etkin olarak yaptırım gücünü kullanır.

 

 İşte bu tür bir demokratik oluşum sağlandığında da kimin iktidara geldiğinin çok da fazla önemi kalmaz ve kim iktidar olursa olsun siz örgütlülüğünüz oranında dayatmalarla onu bir noktaya kadar yönlendirirsiniz.

Gelişmiş toplumlarda her bir vatandaş duyarlı olduğu alanlarda bir kaç dernek ya da sivil toplum kuruluşuna üye olurken bizde en eğitimli kesimin öğretim üyelerinin dahi bu kadar suya sabuna dokunmadan yaşamayı seçmesi nasıl bir sosyal olgudur anlamak zor. Davranış Bilimci Maslow insan ihtiyaçları hiyerarşisinde ait olma ihtiyacını  fizyolojik ihtiyaçlardan ve güvenlik ihtiyacından sonra üçüncü sıraya koyar ve bana göre de işte insanı insan yapmaya başlayan basamak bu üçüncü basamaktan sonrasıdır. İyi ama en eğitimli insanlarımız dahi ait olma ihtiyacı duymayıp belli bir örgütlülüğü kuramıyorlarsa yaşam tarzlarını nasıl açıklamak gerekecek?

Ülkemizin yakın geçmişinde örgüt ya da örgütlülük kelimesinin yasadışı örgütlerle özdeşleşmesi, üzerine 12 eylül gibi bir anti sosyal, örgütlenme düşmanı bir rejimin gelmesi ve büyük ölçüde bu etkinin sürüyor olması, ardından gelen dönemin toplumsallığa değil bireyselliğe özendirmesi, bireysel sıyrılmaları, köşe dönmeleri, öne çıkmaları beyin kıvrımlarımıza kadar işlemesi örgütlülük ya da dernek denilen yapılanmalardan uzak durmamızın en büyük etkenleri elbette.

Bu konuya güzel bir örnek olarak size bir anımı anlatayım. Ülkemizde bir dernek kurmamanız, üye olmamanız için konulabilecek tüm güçlükler önünüze konulmuştur. Ancak örgütlülüğün bu kadar korkulup sevilmediği bir ülkede zorunlu üye olunan bazı örgütler, dernekler de vardır. Örneğin Ticaret odaları ya  da esnaf dernekleri. Esnaf derneğine üye olmadan ticaret sicil kaydınız yapılmaz, ticaret sicil kaydınız yapılmadan da iş yeri açamazsınız. Bir hayli yıl önce bir arkadaşım büfe açmaya niyetlenmişti ve ruhsat almak için büfeciler derneğine üye olmak zorundaydı. Babasına üye olmak için Büfeciler Derneğine gitmesi gerektiğini  söylediğinde adam adeta bir anda yıkılmış oğlunun önünde set olmuş "Aman evladım yapma etme şu dernek mernek işlerine bulaşma" diye yalvar yakar olmuştu.

İşte örgütlülükten bu kadar korkulan, bu kadar uzak durulan ama aslında gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz koşulu örgütlülükte gönül isterdi ki bu konuda en aydın kesimlerimiz öğretim üyelerimiz ve sanatçılarımız, tiyatrocularımız ön ayak olsun, birer aydın olmanın  göreviyle başı çeksin. 12 Eylüle dek ülkemizde bir toplumsal olay gündeme geldiğinde "Bu konuda üniversitelerin düşüncesi şu" ya da "Bu konuda aydınlar, sanatçılar şu açıklamayı yaptı" gibi manşetler atılır ve gerek bilim insanlarımızın gerekse aydınların, sanatçıların görüşleri etkili olurdu. Artık toplumsal gündem konularında parlamento dışında duyduğumuz tek görüş "Askerlerin görüşü" olarak yansıyor. Acaba artık görüşlerini, seslerini en başta duyacağımız bilim ve sanat çevreleri görüş üretemiyor mu yoksa ürettikleri görüşleri yansıtabilecekleri bir örgütlülükten mi yoksunlar?

Gazi Üniversitesinin anketi adeta üniversitelerimizin bir özeleştirisi. Peki aynı şeyi tiyatro için bizim yapmaya cesaretimiz var mı? bu kendimizle yüzleşmemizi yapabilir miyiz dersiniz?

Profesör bir konuda akademik yetkinliği maksimum düzeyde bir kişidir diyebiliriz. Ama bir konuda en yetkin kişi olması her alanda ideal ve kültürlü biri olduğunu göstermez. (Örneğin bir fizik profesörü bir aydın sorumluluğu ile kendini yetiştirmemiş ise sadece fizik alanında profesördür, uzmandır diğer konularda belki de cahil damgası bile vurulabilir) Profesörlerimizle örneklenen bu toplumsal kendimizle yüzleşmemizi diğer meslek dallarına ve daha az eğitimli insanlara doğru yaydığınızda sonuç maalesef giderek toplumun uzman cahillerle dolduğunu gösteriyor. Çünkü eğitimli insan sayımız artıyor ama bu sadece bir tek alanda bilgilenmeyle sınırlı kalıyor