Ahmet Ertuğrul Timur

aetimur@tiyatrom.com  


 

SİZ HİÇ "İKİ KİŞİ" OLDUNUZ MU?

 YA DA OKURLARDAN BİR NEVİ ÖZÜR

Siz hiç iki kişi oldunuz mu? Aslında biliyorum her biriniz iki, üç, dört değil çok kişi oldunuz, olmaya da devam ediyorsunuz. En azından annenizin oğlu / kızı, çocuğunuzun babası yada annesisiniz. İç dünyanızda kendinizken iş yerinde size yüklenen sıfatsınız. İyi niyetli, hoşgörülü, biraz çizgileri zorlayarak objektif ve bol toleranslı da olsanız  belli kuralları gözardı edemeyen belki bir yönetici, belki bir öğretmen ya da başka bir şey yani adınızın önündeki sıfatlarsınız. Baba, oğul, yönetmen, öğretmen, oyuncu, yazar, başkan, komutan, vali, bakkal, vesaire vesaire. Yaşam tiyatronun aynası mı yoksa tiyatronun ta kendisimi ve yaşadıklarımız belirlenmiş tiradlar mı bilinmez.  

       Kostümlerimiz bile bulunduğumuz sahnelere göre seçilmiyor mu? Kendi Düğününe kaçınız spor kıyafetle gittiniz ya da gideceksiniz? Hayır rengine alınan mağazaya siz karar verseniz de illaki o rol için belirlenmiş kostüm takım elbise ya da gelinlik / en azından döpiyes değil midir? Ve oraya gittiğiniz anda birkaç klasik dekor seçeneğinden birini, hatta belirli diyalogları yaşamayacak mısınız?

     Babam öğretmen olduğu için öğretmen odalarına çok girip çıktım ve o ciddi otoriter öğretmenlerin öğretmenler odasında aynen bizim sınıfta sıraların üstünde darbuka çaldığımız gibi öğretmenler odasında masada darbuka çaldığını da gördüm daha fazlasını da... Ve sınıfa girdiği anda öğretmen rolünü hakkıyla oynadığını da..

     İnsanların ses tonunun vurgusunun bile bulunduğu atmosfere göre farkında bile olmadan değişiverdiğini gözlemledim, gün oldu en yakınlarımı tanıyamama şoku yaşadım. Aynı iki kişi arasında Hal hatır sormanın bile mekana göre değişip naber?, nasılsın bakalım? oo nasılsın? nasılsınız efendim arası git-gelleri hangimiz görmüyoruz ki?, Bab-ı alide cam bardak kullanırken ikitelli medya plazalarda  nasıl olup da sözleşmiş gibi herkesin kupalara bir anda geçiverdiğine şaşırdım kaldım.

    Hepimiz çok kişiyiz hepimiz usta oyuncularız. Role göre kostümlerimiz dolaplarda   asılı. Gülümseyen, yılışık, ciddi, samimi suratlarımız birer mask misali yedekte duruyor. Yazılı olmayan kanunlar, alışkanlıklar, gelenekler, ayıplanma, yadırganma,

 

göze batma, gözden çıkarılma korkularımız ise imaj makerlarımız. Eskiden  büyüklerimiz elini omzumuza atar ve sanki faydalı bir öğüt  verirmiş, büyük bir sırrı paylaşırmış gibi "Bak ilk intibaa çok önemlidir" derlerdi şimdi intibaa kelimesi unutuldu ama birileri bize bu yazılmamış kanunları "nerede nasıl olmamız gerektiğini" öğretiyor ve aslında belki de bize ilk sahtekarlık dersini veriyor. "Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün" sözü ise arada bir şurada burada rastlayıp birbirimize seçilmiş hoş sözleri maillerle yolladığımız ama asla dikkate almadığımız sözler arasına giriverdi.

    Evet herkes çok kişi ve çok yüzlü ve tümünün birleşimi biziz ya da aslında sadece kendimizle kaldığımızdaki biz, "biziz". Ve ben bu nedenle geceleri çalışmayı seviyorum çünkü kendimle baş başayım. Telefon çalmaz kapı çalmaz kimse gelmez ve ani kimlik değişimleri, gitgelleri yaşamanız gerekmez.

   Ama bugün sözünü edeceğim iki kişilikli yaşam, iki ayrı kişi olabilmek tüm bunlar değil. Bu kendi iki kişilikli yaşam tarzım ve bu bir bakıma özür anlamı da taşıyan anlatı olacak.

 Orta son'da lise eğitim sistemine isyan edip her şeyden biraz öğrenip hiç bir şey olmak istemiyorum diyerek bu isyanla Meslek Lisesi elektronik bölümünde öğrenim görmüş ve liseyi bitirdiğimde bir hiç değil elektronik teknisyeni olmuştum. Oysa henüz 8 yaşında yazılar yazmaya başlamış, henüz on yaşında yazıları yayınlanmaya başlamış birisi için çok da doğru bir seçim değildi belki. Ama bir bakıma iyi ki de bu yanlış seçimi yapmışım dedim çok kere. Bu  doğru ya da yanlış seçim çok kere benim kurtarıcım oldu. Yeri geldi en büyük gazetelerde çalışıp yazarlık yaptım, hemen tüm büyük TV kanallarında metin yazarlığı, mizah yazarlığı yaptım yeri geldi isyan ettim ve kalemi bırakıp tornavidama dönüş yaptım. Sedat Simavi'nin kalemini kır ama sakın satma sözü son çeyrek yüzyılda kalemini satma ama kiraya ver şekline dönüşürken ben kendi kalemimin namusunu tornavidamla korudum. Bazen sadece yazarlık yaptım bazen sadece teknisyenlik bazen ikisini birlikte.

      Sözü uzatıp otobiyografi yapmadan gelelim sözün özüne. Şimdilerde medyadan uzak durma aşamasındayım. Yazın anlamında şu an tek ilişkim tiyatrom.com sayfalarıdır. Ama öte yandan bir de yaşamımı sürdürdüğüm bir işim var mesleki anlamda tiyatronun kapsamında da olsa teknik bir görev. Ve şimdi yine iki kimliği birlikte yürütmek zorunda kalıyorum. Sizler bu siteyi çok fazla önemsiyor bu siteyi hazırlayan kişiyi de daha fazla aranızda içinizde görmek istiyor olabilirsiniz ama o sabah 08 akşam 17 arası senede 350 gün çalışmak zorunda olan birisidir. Siz mail yazdığınızda ya da yazınızın ulaşıp ulaşmadığını sormak istediğinizde ya da özel gösterinize, toplantılarınıza özel olarak davet ettiğinizde ben orada yoksam, bana kolay ulaşamıyorsanız biliniz ki bu sizlere değer vermediğimden ya da aranızda olmak istemediğimden değil o sırada belki bir merdiven üstünde, belki çatı arasında, belki döşeme altında ya bir kablo çekiyorumdur, ya bir cihaz bağlıyorumdur, onarıyorumdur.

      Bu size önem vermediğimden değil birinci kimliğimi korumak adına ikinci kimliğimi yaşattığımdan dolayıdır. Yeterince yanınızda olamadığımdan, yeterince davetlerinize katılamadığımdan, daha fazla zaman ayıramadığımdan dolayı özür diliyorum.

saygıyla