|
Bu uzun girişten sonra
gelelim bu haftaki yazımıza.
Ortada uluslararası
tanımlamalara uygun ölçekte bir savaş yok elbette. Hem "Savaş var,
haydi savaşın"
demek suç olurdu. Ama ortada olan bir gerçeklik var. Nedir bu?
Birbirine taban tabana karşıt zıt dünya görüşleri var. Elbetteki bu
karşıt görüşlerin çatışması, savaşması gerekmiyor; asla çatışmacı
savaşımcı bir politik tavır önermiyorum ama temelden karşıtlık,
temelden karşıtlıktır ve uzlaşma olmaz, olmamalıdır. Karşıtınızın
yaşam hakkına, düşünme hakkına, düşüncesini sürdürme hakkına hatta
iktidar olabilme hakkına saygı duyabilirsiniz tamam, ama onun bu
haklarına saygı duymak sizin onunla uzlaşmanızı, uyum sağlamaya
çabalamanızı, barışçılık yada hoşgörülülük adına göz yummanızı
gerektirmez taban tabana zıtlığınızı ve karşıtlığınızı sonuna dek
kullanmanızı gerektirir.
Ortada bir AKP iktidarı vardır. AKP iktidarının "dünya görüşü"
vardır. Kısa vadede verdiği tavizler olabilir, uzattığı çiçek
demetleri olabilir, jestler olabilir. Ama siz biliyorsunuz ki uzun
vadede bu dünya görüşü sizin varlık sebebinizi yok etmeye, sizi
eritmeye, sizin özlemini duyduğunuz yaşam şekli yada düşünceye giden
yolları mutlaka tıkamaya adaydır o halde ne uzlaşmasıdır bu? Bunun
adına uzlaşma denmez teslimiyet denir.
Farklı dünya görüşleri arasında uzlaşma olmaz bu uzlaşma bu dünya
görüşlerinin doğasına aykırıdır. Birbirinin varlığına tahammül
olabilir, birbirinin varlığını sürdürmesine tahammül olabilir ama
uzlaşma farklı bir şeydir. Size düşen uzlaşmak değil her şart
altında onun yanlışını sergilemek, ona karşı direnmek, işbirliği
yapmamak, karşıt olarak büyümeye en azından tutunmaya çalışmak, hele
hele en azından onun büyümesine, gelişmesine, kamuoyu nazarında
aklanmasına, prestij kazanmasına vesile olmaktan kaçınmaktır, alet
olmamaktır.
Size salonunu açtı oyun sahnelediniz diye, size şenlik düzenledi
diye, Şehir Tiyatrolarında Nazım Hikmet oyunu sahnelemenize olanak
sunuldu diye muhalefet yapma hakınızdan feragat etmek zorunda
değilsiniz. Siz bir sosyalistseniz, yada Atatürkçü
iseniz yaşadığımız demokrasi modelinin de gereği olarak bu
karşıtınız olan gücün düşüncenin varlığına saygı gösterebilirsiniz,
varlığına ve iktidarına saygı gösterir yada tahammül edersiniz ama
uzlaşmak yada işbirliği yapmak mı, hayır asla bunu yapmanız
gerekmez, buna mecbur değilsiniz.
Bugün tiyatrocularımız binalarını korumak için sokağa çıkmakta.
Diyelim ki bu binaların yıkımından vazgeçildi. Hatta diyelim ki 2
tane de fazladan tiyatro salonu daha açıldı (ki bunu yaptı AKP
belediyesi. Büyükşehir Saadabat sahnesini açtı, Tuzla belediyesi
Kültür Merkezi açtı, Beykoz belediyesi tiyatro inşaatı sürüyor) Diyelim ki
iki binasının yıkılmasında geri adım atıldı hatta yeni binalar
açıldı bitecek mi mücadeleniz? diyelim ki iki salon daha açtı alkış
mı tutacaksınız iktidara? Tutmalı mısınız?
Bu
iktidar aslında tiyatroyu yok etmek falan da istemiyor. Molla rejimi
altındaki İran'da da tiyatro yapılıyor. Ya da tiyatroyu eğer tiyatro
denen sanat dalını tamamen tarihe gömmek niyetinde olsa neden Recep
Tayyip Erdoğan belediye başkanı olur olmaz Kültür A.Ş. diye bir yer
kurdurup tiyatro eğitimi başlatsın.
Peki o halde nedir sorun? sorun ne tiyatro sanat dalının yok
edilmesi girişimi, ne iki binanın yıkılması yada yıktırılmaması
sorunu değildir olmamalıdır. Sorun ideolojik yada düşünsel yada
siyasal tercihler sorunudur. Mücadele hızla bu yöne
kaydırılmalıdır, olması gereken de budur. Aksi halde tiyatro salonları kalacak ama
tiyatrocular değişecektir, tiyatrocular kalacak ama düşünceler
değişecektir, bugün hakim olan, iktidar olan düşünce iktidarını
perçinleyerek karşıtını asimile edecek, yok edecek, eritecektir.
Henüz tiyatro yayıncılığının başlarında olduğum dönemlerde bu
iktidar tiyatrolarda politize hareket ediyor, Bu parti çok oy alıp
ülke iktidarına gelmiş olabilir ama bu görüş iktidarda diye tiyatro
dünyası da kayıtsız şartsız sanatını, tiyatrosunu teslim etmek
zorunda değildir, (kim iktidar olursa olsun toplumsal yada mesleki
karşı duruşlar sergileme ve alan savunmaları yapma hakkı vardır,
sendikalar, meslek birlikleri, sivil toplum örgütleri bunun için
vardır) Tiyatro dünyası özgür sanatı için ve özerk sanat kurumları
için mücadelesini vermelidir şeklinde çok yazı kaleme aldım. Ama
geçmişten bu yana beni okuyanlar hatırlayacaktır ki iktidardan değil
hiç ummadığım kişilerden tepki aldım "Şehir tiyatrolarına iftira
atmakla" suçlandım. Ama yaşanan yıllar haklılığımı ortaya koydu.
Gerek şehir tiyatrolarında, gerek Devlet Tiyatrolarında gerek yerel
yada diğer illerin belediye tiyatrolarında yaşananları artık bir tek
ben değil herkes kürsülerden dile getirmeye başladı.
|
İzmit Şehir
Tiyatrolarında Yücel Erten kanunsuz şekilde görevden alındı. /
Kültür İşleri Başkanlığına bir din bilgisi öğretmeni getirildi
/ İzmit Şehir Tiyatrosu bale salonu mescit olarak kullanıldı.
(tarafımızdan sayfalarımıza taşınıp basına yansıtınca geri
adım atıldı) / Bir çok sanatçı zorunlu emekliliğe sevk edildi.
Usta isimler tiyatroyla vedalaşmak zorunda bırakıldı. /
Denizli'de uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali adeta
zapteldildi / İstanbul Şehir Tiyatroları Gn.Sanat Yönetmeni
Nurullah Tuncer ve Seçilmiş üye Suha Volkan Sağırosmanoğlu
(ayrı ayrı) görevden düşürüldü her ikisi de mahkeme kararıyla
göreve döndü. / Şehir Tiyatroları ile ilgili alınan bir çok
kararda Tiyatro yönetimi ve yönetim kurulu yok sayıldı tepeden
uygulamalara gidildi. / Devlet Tiyatroları yönetimi
tartışılır bir şekilde değiştirildi, kurumla mahkemelik olan
ve yargılanması bitmemiş bir davanın sanığı "Mine Acar" kuruma
Genel Sanat Yönetmeni atandı ve ilk işi kendi yargılandığı
davayı Devlet Tiyatroları adına geri çekmek oldu. / AKM
yönetimine sanatla hiç bir ilgisi olmayan İmam Hatip'li
Hayrullah Cengiz ve yardımcılığına da yine sanatla hiç bir
bağlantısı olmamış Türbanlı bir hanım atandı. / Şehir
Tiyatroları Katma bütçeden çıkarıldı, Bütçesi kısıldı /
Kültür Bakanlıklarının yıllardır Özel Tiyatrolara yaptığı
yardım ani bir şekilde kesildi. / Özel Tiyatroların ağır bir
darbe ve haksız rekabet olarak nitelemesine karşın Şehir
Tiyatroları biletleri 1 liraya, 50 kuruşa indirildi. /
Şehir Tiyatrosu teknik kadrosunun fazla mesaileri ödenmemeye
başladı. Çalışanlar göreve gitmedi. / Şehir Tiyatroları Genel
Sanat Yönetmeni ve yönetim kurulunun görevleri budanarak
yetkileri atamayla gelen müdürlüğe devreden ve tiyatroyu
mezarlıklar müdürlüğüne çeviren taslak işleme alındı. / AKM
(Atatürk Kültür Merkezi) anıt eser kapsamından çıkarılarak
yıkım kararı alınması için düğmeye basıldı / Darulbedayinin
simgeleşmiş salonu ve Şehir Tiyatrolarının merkezi Harbiye
Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunun yıkılacağı yerine Kongre merkezi
yapılacağı haberi kamuoyuna duyuruldu. |
Bunların her biri hatta daha fazlası tiyatrom'da manşet oldu. Bir
çoğu bizden alıntılanarak ulusal basına taşındı. Her defasında
reyting avcılığı yapmakla suçlandık (Hiç bir geliri olmayan bir
yayının reytinginden ne olacaksa) Oyunbozan olmakla suçlandık,
iftiracılıkla suçlandık. Her defasında Tiyatro Derneklerini göreve
çağırdık, her defasında kendimiz söyledik kendimiz dinledik. Tüm
bunlar hafife alındı. neredeyse hiç birine hiç bir dernekten tepki
gelmedi çıt çıkmadı görmezden gelindi. Neyse ki bütün bu
olumsuzluklardan sonra nihayet ilk defa tiyatro dünyası kıpırdadı,
ilk defa tüm dernekler ortak bir tavır almak üzere bir araya geldi,
ilk defa örgütsel anlamda bir tepki gösterildi. Fakat ;
Şimdi bir kez daha uyarıyorum. Yapılması gereken başlayan mücadeleyi
binalarla sınırlı tutmamaktır. Olması gereken düşünsel ve mesleki
mücadelenin yapılandırılmasıdır. İktidar her kim olursa olsun ister
AKP ister CHP fark etmez, sanat
dünyası mesleki birliğini kurmalı, meslek odasını kurmalı ve artık
sanatçılığın kendisine sağladığı avantajla ikili görüşmelerle özel
randevularla iş bitiricilik denemelerinden vazgeçmelidir. Mesleki
onuru ile meslektaşlarından aldığı güçle mesleki ve toplumsal
taleplerini yükseltmelidir. Bir sanatçının olması gereken tavırla
toplumsal muhalefetin öncülüğünü üstlenmelidir. Başlayan bu
muhalefet uzlaşmacılığa değil mesleki birliğe ve toplumsal
muhalefete doğru evrilmelidir.
Oysa......
Duyuyoruz ki tüm yukarıda sıralananlar yaşanmamış gibi, daha bir kaç
hafta önce şehir tiyatroları mezarlıklar müdürlüğüne döndürülmeye
çalışılmamış gibi bazı dostlarımız "Tüh tam da özerkliğimizi
konuşmaya başlamıştık" türü sözlerle hayıflanmaktaymış.
Evet
haklısınız. Bu iktidar size özerklik de verebilir. İnanın verebilir!
ama bir de bakarsınız ki sizin özerk tiyatronuz sanatçı
aydınlığından uzak, dünya görüşleri başkalaşmış, en azından içi
boşaltılmış sanatçı(!)larla doluvermiş. Tıpkı önce içi boşaltılıp
sonra verilen bir çok hak gibi. Bana inanmıyor musunuz? O zaman
bırakın dar alanda panelleri, söyleşileri yada bir kaç özel okulda
oyun yönetmeyi gidip bir kaç mahalle lisesini etüt edin bakalım
gençlerimiz nasıl yetişiyor ve çok değil 4-5 yıl sonra sanat dahil
her alanda nasıl bir insan modeliyle karşılaşacak Türkiye. Hem daha
bugünden aranıza son dönemlerde katılan gençlerin duyarsızlığından
şikayet etmiyor musunuz? Araştırın bakalım sizlerin yerine geçecek
"onlar için ideal olan" sanatçı türü mahalle aralarında ve yerel
belediyelerin desteğiyle nasıl hazırlanıyor.
Konuya neresinden bakarsanız bakın verilmesi gereken mücadele
siyasal bir mücadeledir. Düşünsel muhalefettir, mesleki asgari
ölçekleri kabul ettirme ve gerçek anlamda örgüt olabilme
mücadelesidir. Elbetteki binalar
tartışılabilir, ödenekli tiyatroların varlığı sorgulanabilir,
ödenekli kurumlarda çalışan sanatçılar sorgulanabilir, özel yada
ödenekli tiyatrolarda sergilenen oyunlar tartışılabilir. Ama her ne
olursa olsun bugün başlamış bir muhalefet hareketi vardır ve bu
muhalif hareket ivme kazanarak, bireyler mücadele içinde evrilerek,
gelişerek, yetişerek sürdürülmelidir. Her muhalif hareketin kendi
içinde boğulması da, daha kararlı bir şekilde sürmesi mümkündür.
Karşısındakinin var olma ve düşüncelerini dile getirebilme hakkına
saygı duymak tamam, ama her şekilde, herkesle, her şart altında
uzlaşmacılığa ve işbirliğine gidilen ucube durumları anlamakta
güçlük çekiyorum. Sosyalist diye bildiğimiz tiyatrocuların AKP'li
belediyelere vitrin malzemesi olmasını anlamakta güçlük çekiyorum.
Türk ırkçılığı dışındaki diğer tüm ırkçılıklarla yanyana gelebilen
sosyalist anlayışı anlamakta güçlük çekiyorum, Ulusalcılık adı
altında uydurulmuş temelsiz, ideolojisiz, mesnetsiz, diyalektiğe,
akla, mantığa aykırı; gelişmeler karşısında kendi politikasını
üretememişlerin adeta boşlukta kalıp birbirine yumak olması gibi
garip ve ucube birliktelikleri olan, kendi anlatısından değil karşıt
olduğundan doğan ulusalcılığı anlamakta güçlük çekiyorum.
CHP KARANLIĞA KARŞI SANAT'I SAHİPLENMİŞ EL VERMİŞ ALLAH RAZI OLSUN
MU DESEK?
Yoksa zaten bunu yapmalıydı varoluş nedeni bu mu desek? Yoksa ana
muhalefet partisi olarak her daim muhalifliğin öncüsü olması
gerekirken ancak belli bir ivme kazandıktan sonra bu muhalif
harekete destek verdiği için toplum kuyrukçuluğu yapmak mı desek?
Yoksa aman tam da muhalif kanatta birlik ve beraberliğe en çok
ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bunları yazmanın sırası değil deyip
sussak mı? (Ben bu lafı bir yerden hatırlıyorum)
Efendim CHP İstanbul İl başkanlığı Karanlığa karşı Sanat platformuna
ev sahipliği yaparak bir etkinlik düzenlemiş sağ olsunlar "5
dakikalık" konuşma hakkıyla beni de davet etmişler. Yok bu bana
karşı değil herkese tanınan süre budur. Şimdi gidip konuşayım mı
gidip konuşmayayım mı, yoksa gitmeyip konuşmayayım mı bunun
muhasebesini kendi içimde yapmaya devam ediyorum ama her halükarda
hazır CHP bizlerin ve sanat dünyasının sesine kulak kabartmaya
başlamışken söyleyecek bir sözüm var elbette. Orada konu başlığı bu
olmayacağı için buradan söylemekte yarar görüyorum.
CHP ADINI NETLEŞTİRMELİDİR
CHP
kuruluş yıllarında Cumhuriyetçiydi elbette. Ama zaman içerisinde
evrimler, değişimler, dönüşümler geçirdi tabi. Aziz Nesin'in
mahkumiyetlerinden biri de bir dönem CHP'yi faşistlikle suçladığı
içindi. Ama sonraki bir dönemse Bülent Ecevit'le Sosyal Demokrat
parti nitelemesini aldı. Kimilerine göre CHP her zaman devletçi,
cumhuriyetçi, ordunun, devlet bürokratlarının, elit çevrelerin
partisi idi, kimilerine göre varoşların ve halkın partisiydi... Sosyal
Demokratlığını öne çıkardığı dönemde elbet kısmen varoşların ve
köylünün de partisi oldu ama ya şimdi nerede?
Önce son bir kaç seçime bakalım. CHP genelde nerelerde çok
oy almış, nerelerde belediye başkanlıkları almış? Beşiktaş'ta,
Kadıköy'de, Bakırköy'de, Şişli'de. Yani İstanbul'un en elit
denilebilecek semtlerinde. Yani Gaziosmanpaşa'da, Halkalı'da,
Güngören'de, Üsküdar'da değil.
Şimdilik bu parmak hesabını bir kenara bırakalım dönelim bir başka
ölçeğe.
Biliyorsunuz Gençlik Tiyatroları Oluşumu kurucularından biriyim.
Amacı sadece yozlaşan, içi boşaltılan, tarikatlere, magazine,
tetikçilere, mafyaya terk edilen gençlerimizi biraz daha kültür ve
sanatla iç içe, daha donanımlı ve daha aydın bir gençlik oluşmasına
katkı vermek olan Gençlik Tiyatroları Oluşumunu kurma aşamasında
duyduğumuz mekan ihtiyacını gidermek için ilk başvurduğumuz
yerlerden ikisi CHP'li belediyelerdi. Biri Şişli Belediyesi, diğeri
Beşiktaş Belediyesi. Biz bir bakıma onlardan isterken CHP'nin bu
kitlesel, kültürel, sanatsal çalışmalara destek olacağını
varsaymıştık. İstediğimiz kocaman salonlarda değil haftada 2 gün bir
kaç saatliğine örneğin Akatlar Kültür Merkezi altındaki çalışma
salonu idi. Gerek Şişli Belediyesi gerek Beşiktaş Belediyesi
yetkilileri önce sunduğumuz oldukça detaylı dosyalara bayıldı ama
sonra 3 ay defalarca kapılarını aşındırmamıza karşılık sonuç çıkmadı. Hatta
öyle ki en son aşamada ücretini cebinden kendimiz ödemeyi göze alıp
bize bu küçük saloncuğu parayla kiraya verin talebimiz bile yanıtsız
kaldı.
Şimdi buradan bunu yazarak intikam mı alıyorum? Hayır asla değil.
Eğer anlayabilirlerse CHP'lilere sosyal demokratlık dersi vermeye
çalışıyorum. Şöyle ki :
Bir
Sosyal demokrat belediye yada parti sosyal demokrat çizgisinin
gereği olarak elinden geldiğince kitlesel girişimlere destek
vermelidir, elinden geldiğince gençlik çalışmalarına destek
vermelidir, elinden geldiğince karanlığın alternatifi olan kültür
sanat çalışmalarına destek vermelidir. Biz de bu sosyal demokrat
belediyelere bu üçünün toplamı bir projeyle gidip destek istemiştik.
Tarikatler köşelerde bucaklarda aleni yada gizli gençleri kendi
fikirleri doğrultusunda yetiştirirken, belli güç odakları açtıkları
ocaklarda gençlere silah ve suikast talimi yaptırırken, bazı AKP'li
belediyeler yerel yönetimlerde kendi fikirlerine uygun sanat yapan
genç topluluklara sonsuz destek sağlarken CHP bunu akıl edemiyor
muydu acaba? Bahçelievler Belediyesinin, Fatih Belediyesinin akıl
edebildiğini CHP'li belediyeler akıl edemiyor muydu?.. Demek ki
edemiyordu.
Onların kültür sanata yakın olma anlayışı Kültür Sanat birimlerinin
başına sanat dünyasından itibarlı ve sükseli bir ismi getirtip vitrin yapmaktan
ibaretti. Bu elit isimse kendi yada yakın çevresi dışındaki
çalışmalara çok da fırsat verecek türden birisi değildi. Yani yine
kitlesel değil yine elitist bir yaklaşım.
Yani ister oy hesabı, ister parmak hesabı isterseniz yaşanmış
gerçeklikten ve bu ilçelerde Kültür Sanat adına neler yapılıp neler
yapılmadığından bakın CHP açıktır ki Sosyal Demokrat değil elitist
bir partidir.
Ne
hazindir ki bugün bu ülkede bir sosyal demokrat parti bile yok.
Olanların da kimi elitsit bir yapıya, kimi ulusalcılık gibi ucube
uydurma bir oluşuma dönüşmüştür. Her biri bulunduğu noktadan daha da
sağa savrulmuştur.
CHP
Karanlığa karşı sanat cephesini dillendirmiş. Panele davet etmiş.
Yapsın tabi. Sakıncası yok. Ama sanat dünyası bunun da yeterli
olmadığını ve çözümün ille de kendi örgütlü yapısından geçtiğini
asla gözardı etmemelidir. "Bu konuyu, başımızdaki bu belayı CHP'ye
havale ettik artık o çözsün" rehavetine asla düşmemelidir.
Çözüm asla ne CHP'de ne bir salona sıkıştırılacak şiirli, şarkılı
beşer dakikalık konuşmalarda değildir. Çözüm kararlı, örgütlü
mesleki yapılanmalardadır.
Çözüm ödenekli tiyatrolardaki gerçek ve tam özerkliktedir. Ödenekli
tiyatrolardaki çürümüşlüğü, asalet ünvanlarını, bankamatik
sanatçılığı haksızlıklarını, kötü repertuar politikalarını ve daha
pek çok kokuşmuşluğu çözecek olan yine mali, idari, sanatsal tam
bir özerklikten geçecektir. Özerk bir yapılanmada herkesin bir tek
oy hakkı vardır ve o zaman yönetime gelecekler ne birilerinin
eserlerine "kıyak" geçebilecektir, ne birilerinin sahneye çıkmadan
senelerce yatmasına göz yumabilecektir.
Çözüm özel tiyatrolar için de yine aynı mesleki örgütlenmede
yatmaktadır. Zira mesleki örgütlenmenin olmadığı yerlerde ikili
ilişkilerle kotarılan yardımlar, salonlar, kıyaklar yada gişe
kaygıları tiyatromuzu dibe batırmıştır, batıracaktır. Korsan
tiyatrolar bu örgütsüzlüğün sonucu yaşama şansı bulmaktadır.
Çözüm neresinden bakarsanız bakın örgütlülüktedir. 12 Eylül
öncesinin siyasal örgütlerinden dolayı bu toplumda örgütlülük
lafının eşittir çatışma, silah, bomba, kaos gibi algılandığı
gerçeğini biliyoruz. Ama sanatçılar umuyoruz ki örgütlülüğü böyle
algılamayacak kadar örgütlülüğün ne olup ne olmadığının
bilincindedir. Tabipler odası da, Baro da bir örgütlenmedir.
Akparti seçim öncesi propaganda yapmak için meyhanelere,
birahanelere gitmişti ve buna bir çoğumuz gülmüştük. Yapılan
anketlerde birahanelerde, meyhanelerde Akparti birinci parti
çıktığında da sarhoşların ironisi sayıp gülmüştük. Oysa Akparti çok
iyi biliyordu ki alkoliklik düzeyinde alkolü hayatına sokanlar dahi
içinde bulundukları çürümüşlükten memnun değillerdi ve bunu
değiştireceğini umdukları partiye oy vermekte ciddiydi.
Diyorum ki, bugün bu çürümüşlüğün içinde hiç birimiz günahsız
değiliz, ama öte yandan hiç birimiz de mutlu değiliz. Ne medyada
kötü yapımlarda yer alanlar, ne bankamatik sanatçısı olmuş olanlar,
ne kötü oyunları repertuarlara alanlar, ne bu oyunlarda çıkıp
oynayanlar, ne karşı tarafa vitrin malzemesi olduklarını bile bile
işbirliği yapanlar, ne acaba bu yıl sezonu zararla değil biraz da
olsa karla kapatabilir miyiz diye mankenleri sahneye
taşıyanlar, ne üç beş kuruşta oradan gelir diye aslında gençlere
harbeye umut tacirliği yapan kurslarda ders verenler, ne de
aklıma gelmeyen diğerleri. Hiç birimiz daha az günahkar değiliz ve
hiç birimiz de paylaştığımız bu günah dünyasından dolayı mutlu
değiliz. O halde şimdi herkes bir diğerine güvenmek ve şans vermek
zorunda. Ya hep birlikte başlayan bu örgütlülük içinde evrilip
mücadele içinde pişip daha ileri adımlara tırmanıp birbirimizi
desteklemek kadar birbirimizi denetleyip bu kokuşmuşluktan
arınacağız, ya da bu çark böyle sürüp gidecek.
Kısaca şimdi Lysistrata'lığın zamanı değil. Şimdi kendimizle ve
karşımızdakilerle kavganın zamanı.
|