Lysistrata'lığın Lüzumu Yok!

A.Ertuğrul Timur

   

Ülkemiz ölçeğinde 12 Eylül, dünya ölçeğinde Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku olarak adlandırılan Sosyalist ülkelerdeki çözülme çok sayıdaki burjuva kökenli sosyalistin de çözülmesini getirdi. 12 Eylüle dek ideolojilerle ilgilenen geniş halk yığınlarının duyarlı olanlarının önüne hızla "oyalanacak" yeni birer küçük burjuva meşgaleleri sunuldu. Çevrecilik, ağaç severlik, barışseverlik gibi.

Bu tür sosyal meşgaleler hala da bu sürüyor. Örneğin küresel ısınma şu aralar hit olan sosyal mücadele alanlarından (!) biri. Kaç tane televizyon fişten çekilirse küresel ısınmanın ne kadar önüne geçilir, yada herkes beş dakika tüm elektrikli aletleri kaparsa ne kadar küresel ısınma durur gibi abuk sabuk bir takım hesaplamalar ve eylem(!)ler peşindeler. Nedense bir teki de gereksiz üretim yapan sadece tüketimi körükleyen yada doğayı perişan eden bir iş adamının firmasını kapattırmak için mücadele edersek bir tek firmayla bile kaç milyon ampulün verdiği zarara bedel bir zararı önleriz diye kafa yormayı akıl edemiyor. Öyle ya bu servet düşmanlığına girer oysa servetler kanunlarla koruma altına alınmıştır. Oysa insanlara kullanmadığınızda TV'nin fişini çekin demek kolay çözüm. Nasıl olsa milyonlarca TV üretilmiş satılmış parası kasalara girmiştir artık kullanmazken fişinin çekilmesinin kime ne zararı var.

Bu konuda onlarca örnekle sayfalarca yazı yazabilirdim ama konumuz bu değil. Konumuz 12 eylül sonrası oluşan kavram karmaşaları ve siyasetin yerine konan küçük burjuva akımlarıydı. İşte bunlardan birisi "demokratlık" diğeri ise "barışseverlik"

Hangi demokrasinin demokratlığı bu? Tabi ki ortada karşıtı yoksa süren sistemin demokratlığı. Ne tür bir barışseverlik bu? Tabi ki sürmekte olanın devamını temin edecek bir barışseverlik.

Demokratlık denilen şey ne menem bir şeyse benim de sık sık karşıma çıkarıldı. 7 yıldır bu siteyi yapmaktayım ve 7 yıldır da süren bu iktidarın gerici yüzünü teşhir etmekteyim. Her yazımdan sonra gelen karşıt yazı "madem demokratsın bunu da yayınlarsın" şeklinde oluyordu. Hemen hemen tamamını yayınladım ama demokrat olma gereğinden değil benim daha da açılım yapmama malzeme olduklarından. Yayınlamadığım bir kaç tane ise sanırım fikir kırıntısı bile taşımayacak kadar basit söylemlerden ibaret oldukları, hiç bir şekilde dikkate alınmaya değer olmadıkları içindi. Ve her defasında "madem ki demokratsın karşı görüşü de yayınlasana" diyenlere, demokratlık karşı görüşün düşüncesini yayınlamak değildir öyle olsaydı milliyetçi, gazeteler sosyalistlerin yolladığı yazılarla, sosyalist yayınlar milliyetçilerin yolladığı yazılarla dolardı. Demokrat olmak kendi yayınını karşıt görüşlere açmak demek değil olsa olsa onların da kendi yayınlarını çıkarmalarına engel olmamaktır. Buyurun sizde yapın bir site ve yazın düşüncelerinizi dedim. Taraflı yayın yapıyorsun diyenlere de "Elbette taraflı yayın yapıyorum, ne zannettin?" demeyi uygun buldum.

Yine yükselen değerlerden biri de kayıtsız şartsız barışseverlik söylemleriydi. "Barış" ne güzel bir söz.. buna kim karşı çıkabilir ki? Acaba her zaman her şart altında barışsever ya da savaş karşıtı olunabilir mi yada olunmalı mı? Acaba tiyatronun ünlü barış sever karakteri Lysistrata ve onu önder yapan kadın kitlesi, kurtuluş savaşı sırasındaki Osmanlı kadınları olsaydı ne olurdu? Nene hatun bir Lysistrata olabilir miydi? Hala tarih kitaplarımızda övgüyle söz edilen erkeğiyle birlikte cephede yer alan, Cepheye mermi taşıyan, erzak taşıyan kadınların yerine "Yeter artık bırak silahı evine dön!" diye mızmızlanan ve ödül yada ceza olarak cinselliğini kullanan kadınlar olsa acaba bunlar oyunlaştırılıp sahneye taşınır ve alkışlanır mıydı? Bugün Lysistratalığı kim yapmalı? Irak'ta gezen Coni'lerin eşleri yaparsa nasıl olur, Irak'lı direnişçilerin eşleri yaparsa nasıl olur? Her şart altında Lysistrata kahraman olabilir mi? Yada her şart altında ve yaşanan her şeye, verilen her tavize karşın barıştan uzlaşmadan söz etmeli miyiz?

 
Bu uzun girişten sonra gelelim bu haftaki yazımıza.

Ortada uluslararası tanımlamalara uygun ölçekte bir savaş yok elbette. Hem "Savaş var, haydi savaşın" demek suç olurdu. Ama ortada olan bir gerçeklik var. Nedir bu? Birbirine taban tabana karşıt zıt dünya görüşleri var. Elbetteki bu karşıt görüşlerin çatışması, savaşması gerekmiyor; asla çatışmacı savaşımcı bir politik tavır önermiyorum ama temelden karşıtlık, temelden karşıtlıktır ve uzlaşma olmaz, olmamalıdır. Karşıtınızın yaşam hakkına, düşünme hakkına, düşüncesini sürdürme hakkına hatta iktidar olabilme hakkına saygı duyabilirsiniz tamam, ama onun bu haklarına saygı duymak sizin onunla uzlaşmanızı, uyum sağlamaya çabalamanızı, barışçılık yada hoşgörülülük adına göz yummanızı gerektirmez taban tabana zıtlığınızı ve karşıtlığınızı sonuna dek kullanmanızı gerektirir.

Ortada bir AKP iktidarı vardır. AKP iktidarının "dünya görüşü" vardır. Kısa vadede verdiği tavizler olabilir, uzattığı çiçek demetleri olabilir, jestler olabilir. Ama siz biliyorsunuz ki uzun vadede bu dünya görüşü sizin varlık sebebinizi yok etmeye, sizi eritmeye, sizin özlemini duyduğunuz yaşam şekli yada düşünceye giden yolları mutlaka tıkamaya adaydır o halde ne uzlaşmasıdır bu? Bunun adına uzlaşma denmez teslimiyet denir.

Farklı dünya görüşleri arasında uzlaşma olmaz bu uzlaşma bu dünya görüşlerinin doğasına aykırıdır. Birbirinin varlığına tahammül olabilir, birbirinin varlığını sürdürmesine tahammül olabilir ama uzlaşma farklı bir şeydir. Size düşen uzlaşmak değil her şart altında onun yanlışını sergilemek, ona karşı direnmek, işbirliği yapmamak, karşıt olarak büyümeye en azından tutunmaya çalışmak, hele hele en azından onun büyümesine, gelişmesine, kamuoyu nazarında aklanmasına, prestij kazanmasına vesile olmaktan kaçınmaktır, alet olmamaktır.

Size salonunu açtı oyun sahnelediniz diye, size şenlik düzenledi diye, Şehir Tiyatrolarında Nazım Hikmet oyunu sahnelemenize olanak sunuldu diye muhalefet yapma hakınızdan feragat etmek zorunda değilsiniz. Siz bir sosyalistseniz, yada Atatürkçü iseniz yaşadığımız demokrasi modelinin de gereği olarak bu karşıtınız olan gücün düşüncenin varlığına saygı gösterebilirsiniz, varlığına ve iktidarına saygı gösterir yada tahammül edersiniz ama uzlaşmak yada işbirliği yapmak mı, hayır asla bunu yapmanız gerekmez, buna mecbur değilsiniz.

Bugün tiyatrocularımız binalarını korumak için sokağa çıkmakta. Diyelim ki bu binaların yıkımından vazgeçildi. Hatta diyelim ki 2 tane de fazladan tiyatro salonu daha açıldı (ki bunu yaptı AKP belediyesi. Büyükşehir Saadabat sahnesini açtı, Tuzla belediyesi Kültür Merkezi açtı, Beykoz belediyesi tiyatro inşaatı sürüyor) Diyelim ki iki  binasının yıkılmasında geri adım atıldı hatta yeni binalar açıldı bitecek mi mücadeleniz? diyelim ki iki salon daha açtı alkış mı tutacaksınız iktidara? Tutmalı mısınız?

Bu iktidar aslında tiyatroyu yok etmek falan da istemiyor. Molla rejimi altındaki İran'da da tiyatro yapılıyor. Ya da tiyatroyu eğer tiyatro denen sanat dalını tamamen tarihe gömmek niyetinde olsa neden Recep Tayyip Erdoğan belediye başkanı olur olmaz Kültür A.Ş. diye bir yer kurdurup tiyatro eğitimi başlatsın.

Peki o halde nedir sorun? sorun ne tiyatro sanat dalının yok edilmesi girişimi, ne iki binanın yıkılması yada yıktırılmaması sorunu değildir olmamalıdır. Sorun ideolojik yada düşünsel yada siyasal tercihler sorunudur. Mücadele  hızla bu yöne kaydırılmalıdır, olması gereken de budur. Aksi halde tiyatro salonları kalacak ama tiyatrocular değişecektir, tiyatrocular kalacak ama düşünceler değişecektir, bugün hakim olan, iktidar olan düşünce iktidarını perçinleyerek karşıtını asimile edecek, yok edecek, eritecektir.

Henüz tiyatro yayıncılığının başlarında olduğum dönemlerde bu iktidar tiyatrolarda politize hareket ediyor, Bu parti çok oy alıp ülke iktidarına gelmiş olabilir ama bu görüş iktidarda diye tiyatro dünyası da kayıtsız şartsız sanatını, tiyatrosunu teslim etmek zorunda değildir, (kim iktidar olursa olsun toplumsal yada mesleki karşı duruşlar sergileme ve alan savunmaları yapma hakkı vardır, sendikalar, meslek birlikleri, sivil toplum örgütleri bunun için vardır) Tiyatro dünyası özgür sanatı için ve özerk sanat kurumları için mücadelesini vermelidir şeklinde çok yazı kaleme aldım. Ama geçmişten bu yana beni okuyanlar hatırlayacaktır ki iktidardan değil hiç ummadığım kişilerden tepki aldım "Şehir tiyatrolarına iftira atmakla" suçlandım. Ama yaşanan yıllar haklılığımı ortaya koydu. Gerek şehir tiyatrolarında, gerek Devlet Tiyatrolarında gerek yerel yada diğer illerin belediye tiyatrolarında yaşananları artık bir tek ben değil herkes kürsülerden dile getirmeye başladı.        

İzmit Şehir Tiyatrolarında Yücel Erten kanunsuz şekilde görevden alındı. / Kültür İşleri Başkanlığına bir din bilgisi öğretmeni getirildi / İzmit Şehir Tiyatrosu bale salonu mescit olarak kullanıldı.  (tarafımızdan sayfalarımıza taşınıp basına yansıtınca geri adım atıldı) / Bir çok sanatçı zorunlu emekliliğe sevk edildi. Usta isimler tiyatroyla vedalaşmak zorunda bırakıldı. / Denizli'de uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali adeta zapteldildi / İstanbul Şehir Tiyatroları Gn.Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer ve Seçilmiş üye Suha Volkan Sağırosmanoğlu (ayrı ayrı) görevden düşürüldü her ikisi de mahkeme kararıyla göreve döndü. / Şehir Tiyatroları ile ilgili alınan bir çok kararda Tiyatro yönetimi ve yönetim kurulu yok sayıldı tepeden uygulamalara gidildi. /  Devlet Tiyatroları yönetimi tartışılır bir şekilde değiştirildi, kurumla mahkemelik olan ve yargılanması bitmemiş bir davanın sanığı "Mine Acar" kuruma Genel Sanat Yönetmeni atandı ve ilk işi kendi yargılandığı davayı Devlet Tiyatroları adına geri çekmek oldu. / AKM yönetimine sanatla hiç bir ilgisi olmayan İmam Hatip'li Hayrullah Cengiz ve yardımcılığına da yine sanatla hiç bir bağlantısı olmamış Türbanlı bir hanım atandı. / Şehir Tiyatroları Katma bütçeden çıkarıldı, Bütçesi kısıldı /  Kültür Bakanlıklarının yıllardır Özel Tiyatrolara yaptığı yardım ani bir şekilde kesildi. / Özel Tiyatroların ağır bir darbe ve haksız rekabet olarak nitelemesine karşın Şehir Tiyatroları biletleri 1 liraya, 50 kuruşa indirildi. /  Şehir Tiyatrosu teknik kadrosunun fazla mesaileri ödenmemeye başladı. Çalışanlar göreve gitmedi. / Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni ve yönetim kurulunun görevleri budanarak yetkileri atamayla gelen müdürlüğe devreden ve tiyatroyu mezarlıklar müdürlüğüne çeviren taslak işleme alındı. / AKM (Atatürk Kültür Merkezi) anıt eser kapsamından çıkarılarak yıkım kararı alınması için düğmeye basıldı / Darulbedayinin simgeleşmiş salonu ve Şehir Tiyatrolarının merkezi Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosunun yıkılacağı yerine Kongre merkezi yapılacağı haberi kamuoyuna duyuruldu.

 Bunların her biri hatta daha fazlası tiyatrom'da manşet oldu. Bir çoğu bizden alıntılanarak ulusal basına taşındı. Her defasında reyting avcılığı yapmakla suçlandık (Hiç bir geliri olmayan bir yayının reytinginden ne olacaksa) Oyunbozan olmakla suçlandık, iftiracılıkla suçlandık. Her defasında Tiyatro Derneklerini göreve çağırdık, her defasında kendimiz söyledik kendimiz dinledik. Tüm bunlar hafife alındı. neredeyse hiç birine hiç bir dernekten tepki gelmedi çıt çıkmadı görmezden gelindi. Neyse ki bütün bu olumsuzluklardan sonra nihayet ilk defa tiyatro dünyası kıpırdadı, ilk defa tüm dernekler ortak bir tavır almak üzere bir araya geldi, ilk defa örgütsel anlamda bir tepki gösterildi. Fakat ;

Şimdi bir kez daha uyarıyorum. Yapılması gereken başlayan mücadeleyi binalarla sınırlı tutmamaktır. Olması gereken düşünsel ve mesleki mücadelenin yapılandırılmasıdır. İktidar her kim olursa olsun ister AKP ister CHP fark etmez, sanat dünyası mesleki birliğini kurmalı, meslek odasını kurmalı ve artık sanatçılığın kendisine sağladığı avantajla ikili görüşmelerle özel randevularla iş bitiricilik denemelerinden vazgeçmelidir. Mesleki onuru ile meslektaşlarından aldığı güçle mesleki ve toplumsal taleplerini yükseltmelidir. Bir sanatçının olması gereken tavırla toplumsal muhalefetin öncülüğünü üstlenmelidir. Başlayan bu muhalefet uzlaşmacılığa değil mesleki birliğe ve toplumsal muhalefete doğru evrilmelidir.

Oysa......

Duyuyoruz ki tüm yukarıda sıralananlar yaşanmamış gibi, daha bir kaç hafta önce şehir tiyatroları mezarlıklar müdürlüğüne döndürülmeye çalışılmamış gibi bazı dostlarımız "Tüh tam da özerkliğimizi konuşmaya başlamıştık" türü sözlerle hayıflanmaktaymış.

Evet haklısınız. Bu iktidar size özerklik de verebilir. İnanın verebilir! ama bir de bakarsınız ki sizin özerk tiyatronuz sanatçı aydınlığından uzak, dünya görüşleri başkalaşmış, en azından içi boşaltılmış sanatçı(!)larla doluvermiş. Tıpkı önce içi boşaltılıp sonra verilen bir çok hak gibi. Bana inanmıyor musunuz? O zaman bırakın dar alanda panelleri, söyleşileri yada bir kaç özel okulda oyun yönetmeyi gidip bir kaç mahalle lisesini etüt edin bakalım gençlerimiz nasıl yetişiyor ve çok değil 4-5 yıl sonra sanat dahil her alanda nasıl bir insan modeliyle karşılaşacak Türkiye. Hem daha bugünden aranıza son dönemlerde katılan gençlerin duyarsızlığından şikayet etmiyor musunuz? Araştırın bakalım sizlerin yerine geçecek "onlar için ideal olan" sanatçı türü mahalle aralarında ve yerel belediyelerin desteğiyle nasıl hazırlanıyor.

Konuya neresinden bakarsanız bakın verilmesi gereken mücadele siyasal bir mücadeledir. Düşünsel muhalefettir, mesleki asgari ölçekleri kabul ettirme ve gerçek anlamda örgüt olabilme mücadelesidir. Elbetteki binalar tartışılabilir, ödenekli tiyatroların varlığı sorgulanabilir, ödenekli kurumlarda çalışan sanatçılar sorgulanabilir, özel yada ödenekli tiyatrolarda sergilenen oyunlar tartışılabilir. Ama her ne olursa olsun bugün başlamış bir muhalefet hareketi vardır ve bu muhalif hareket ivme kazanarak, bireyler mücadele içinde evrilerek, gelişerek, yetişerek sürdürülmelidir. Her muhalif hareketin kendi içinde boğulması da, daha kararlı bir şekilde sürmesi mümkündür.

Karşısındakinin var olma ve düşüncelerini dile getirebilme hakkına saygı duymak tamam, ama her şekilde, herkesle, her şart altında uzlaşmacılığa ve işbirliğine gidilen ucube durumları anlamakta güçlük çekiyorum. Sosyalist diye bildiğimiz tiyatrocuların AKP'li belediyelere vitrin malzemesi olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Türk ırkçılığı dışındaki diğer tüm ırkçılıklarla yanyana gelebilen sosyalist anlayışı anlamakta güçlük çekiyorum, Ulusalcılık adı altında uydurulmuş temelsiz, ideolojisiz, mesnetsiz, diyalektiğe, akla, mantığa aykırı; gelişmeler karşısında kendi politikasını üretememişlerin adeta boşlukta kalıp birbirine yumak olması gibi garip ve ucube birliktelikleri olan, kendi anlatısından değil karşıt olduğundan doğan ulusalcılığı anlamakta güçlük çekiyorum.

CHP KARANLIĞA KARŞI SANAT'I SAHİPLENMİŞ EL VERMİŞ ALLAH RAZI OLSUN MU DESEK?

Yoksa zaten bunu yapmalıydı varoluş nedeni bu mu desek? Yoksa ana muhalefet partisi olarak her daim muhalifliğin öncüsü olması gerekirken ancak belli bir ivme kazandıktan sonra bu muhalif harekete destek verdiği için toplum kuyrukçuluğu yapmak mı desek? Yoksa aman tam da muhalif kanatta birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bunları yazmanın sırası değil deyip sussak mı? (Ben bu lafı bir yerden hatırlıyorum)

Efendim CHP İstanbul İl başkanlığı Karanlığa karşı Sanat platformuna ev sahipliği yaparak bir etkinlik düzenlemiş sağ olsunlar "5 dakikalık" konuşma hakkıyla beni de davet etmişler. Yok bu bana karşı değil herkese tanınan süre budur. Şimdi gidip konuşayım mı gidip konuşmayayım mı, yoksa gitmeyip konuşmayayım mı bunun muhasebesini kendi içimde yapmaya devam ediyorum ama her halükarda hazır CHP bizlerin ve sanat dünyasının sesine kulak kabartmaya başlamışken söyleyecek bir sözüm var elbette. Orada konu başlığı bu olmayacağı için buradan söylemekte yarar görüyorum.

CHP ADINI NETLEŞTİRMELİDİR

CHP kuruluş yıllarında Cumhuriyetçiydi elbette. Ama zaman içerisinde evrimler, değişimler, dönüşümler geçirdi tabi. Aziz Nesin'in mahkumiyetlerinden biri de bir dönem CHP'yi faşistlikle suçladığı içindi. Ama sonraki bir dönemse Bülent Ecevit'le Sosyal Demokrat parti nitelemesini aldı. Kimilerine göre CHP her zaman devletçi, cumhuriyetçi, ordunun, devlet bürokratlarının, elit çevrelerin partisi idi, kimilerine göre varoşların ve halkın partisiydi... Sosyal Demokratlığını öne çıkardığı dönemde elbet kısmen varoşların ve köylünün de partisi oldu ama ya şimdi nerede?

Önce son bir kaç seçime bakalım. CHP genelde nerelerde çok oy almış, nerelerde belediye başkanlıkları almış?  Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Bakırköy'de, Şişli'de. Yani İstanbul'un en elit denilebilecek semtlerinde. Yani Gaziosmanpaşa'da, Halkalı'da, Güngören'de, Üsküdar'da değil.

Şimdilik bu parmak hesabını bir kenara bırakalım dönelim bir başka ölçeğe.

Biliyorsunuz Gençlik Tiyatroları Oluşumu kurucularından biriyim. Amacı sadece yozlaşan, içi boşaltılan, tarikatlere, magazine, tetikçilere, mafyaya terk edilen gençlerimizi biraz daha kültür ve sanatla iç içe, daha donanımlı ve daha aydın bir gençlik oluşmasına katkı vermek olan Gençlik Tiyatroları Oluşumunu kurma aşamasında duyduğumuz mekan ihtiyacını gidermek için ilk başvurduğumuz yerlerden ikisi CHP'li belediyelerdi. Biri Şişli Belediyesi, diğeri Beşiktaş Belediyesi. Biz bir bakıma onlardan isterken CHP'nin bu kitlesel, kültürel, sanatsal çalışmalara destek olacağını varsaymıştık. İstediğimiz kocaman salonlarda değil haftada 2 gün bir kaç saatliğine örneğin Akatlar Kültür Merkezi altındaki çalışma salonu idi. Gerek Şişli Belediyesi gerek Beşiktaş Belediyesi yetkilileri önce sunduğumuz oldukça detaylı dosyalara bayıldı ama sonra 3 ay defalarca kapılarını aşındırmamıza karşılık sonuç çıkmadı. Hatta öyle ki en son aşamada ücretini cebinden kendimiz ödemeyi göze alıp bize bu küçük saloncuğu parayla kiraya verin talebimiz bile yanıtsız kaldı.

Şimdi buradan bunu yazarak intikam mı alıyorum? Hayır asla değil. Eğer anlayabilirlerse CHP'lilere sosyal demokratlık dersi vermeye çalışıyorum. Şöyle ki :

Bir Sosyal demokrat belediye yada parti sosyal demokrat çizgisinin gereği olarak elinden geldiğince kitlesel girişimlere destek vermelidir, elinden geldiğince gençlik çalışmalarına destek vermelidir, elinden geldiğince karanlığın alternatifi olan kültür sanat çalışmalarına destek vermelidir. Biz de bu sosyal demokrat belediyelere bu üçünün toplamı bir projeyle gidip destek istemiştik.

Tarikatler köşelerde bucaklarda aleni yada gizli gençleri kendi fikirleri doğrultusunda yetiştirirken, belli güç odakları açtıkları ocaklarda gençlere silah ve suikast talimi yaptırırken, bazı AKP'li belediyeler yerel yönetimlerde kendi fikirlerine uygun sanat yapan genç topluluklara sonsuz destek sağlarken CHP bunu akıl edemiyor muydu acaba? Bahçelievler Belediyesinin, Fatih Belediyesinin akıl edebildiğini CHP'li belediyeler akıl edemiyor muydu?.. Demek ki edemiyordu.

Onların kültür sanata yakın olma anlayışı Kültür Sanat birimlerinin başına sanat dünyasından itibarlı ve sükseli bir ismi getirtip vitrin yapmaktan ibaretti. Bu elit isimse kendi yada yakın çevresi dışındaki çalışmalara çok da fırsat verecek türden birisi değildi. Yani yine kitlesel değil yine elitist bir yaklaşım.

Yani ister oy hesabı, ister parmak hesabı isterseniz yaşanmış gerçeklikten ve bu ilçelerde Kültür Sanat adına neler yapılıp neler yapılmadığından bakın CHP açıktır ki Sosyal Demokrat değil elitist bir partidir.

Ne hazindir ki bugün bu ülkede bir sosyal demokrat parti bile yok. Olanların da kimi elitsit bir yapıya, kimi ulusalcılık gibi ucube uydurma bir oluşuma dönüşmüştür. Her biri bulunduğu noktadan daha da sağa savrulmuştur.

CHP Karanlığa karşı sanat cephesini dillendirmiş. Panele davet etmiş. Yapsın tabi. Sakıncası yok. Ama sanat dünyası bunun da yeterli olmadığını ve çözümün ille de kendi örgütlü yapısından geçtiğini asla gözardı etmemelidir. "Bu konuyu, başımızdaki bu belayı CHP'ye havale ettik artık o çözsün" rehavetine asla düşmemelidir. Çözüm asla ne CHP'de ne bir salona sıkıştırılacak şiirli, şarkılı beşer dakikalık konuşmalarda değildir. Çözüm kararlı, örgütlü mesleki yapılanmalardadır.

Çözüm ödenekli tiyatrolardaki gerçek ve tam özerkliktedir. Ödenekli tiyatrolardaki çürümüşlüğü, asalet ünvanlarını, bankamatik sanatçılığı haksızlıklarını, kötü repertuar politikalarını ve daha pek çok kokuşmuşluğu çözecek olan yine mali, idari, sanatsal tam bir özerklikten geçecektir. Özerk bir yapılanmada herkesin bir tek oy hakkı vardır ve o zaman yönetime gelecekler ne birilerinin eserlerine "kıyak" geçebilecektir, ne birilerinin sahneye çıkmadan senelerce yatmasına göz yumabilecektir.

Çözüm özel tiyatrolar için de yine aynı mesleki örgütlenmede yatmaktadır. Zira mesleki örgütlenmenin olmadığı yerlerde ikili ilişkilerle kotarılan yardımlar, salonlar, kıyaklar yada gişe kaygıları tiyatromuzu dibe batırmıştır, batıracaktır. Korsan tiyatrolar bu örgütsüzlüğün sonucu yaşama şansı bulmaktadır.

Çözüm neresinden bakarsanız bakın örgütlülüktedir. 12 Eylül öncesinin siyasal örgütlerinden dolayı bu toplumda örgütlülük lafının eşittir çatışma, silah, bomba, kaos gibi algılandığı gerçeğini biliyoruz. Ama sanatçılar umuyoruz ki örgütlülüğü böyle algılamayacak kadar örgütlülüğün ne olup ne olmadığının bilincindedir. Tabipler odası da, Baro da bir örgütlenmedir.

Akparti seçim öncesi propaganda yapmak için meyhanelere, birahanelere gitmişti ve buna bir çoğumuz gülmüştük. Yapılan anketlerde birahanelerde, meyhanelerde Akparti birinci parti çıktığında da sarhoşların ironisi sayıp gülmüştük. Oysa Akparti çok iyi biliyordu ki alkoliklik düzeyinde alkolü hayatına sokanlar dahi içinde bulundukları çürümüşlükten memnun değillerdi ve bunu değiştireceğini umdukları partiye oy vermekte ciddiydi.

Diyorum ki, bugün bu çürümüşlüğün içinde hiç birimiz günahsız değiliz, ama öte yandan hiç birimiz de mutlu değiliz. Ne medyada kötü yapımlarda yer alanlar, ne bankamatik sanatçısı olmuş olanlar, ne kötü oyunları repertuarlara alanlar, ne bu oyunlarda çıkıp oynayanlar, ne karşı tarafa vitrin malzemesi olduklarını bile bile işbirliği yapanlar, ne acaba bu yıl sezonu zararla değil biraz da olsa karla kapatabilir miyiz diye mankenleri  sahneye taşıyanlar, ne üç beş kuruşta oradan gelir diye aslında gençlere harbeye umut tacirliği yapan kurslarda ders verenler,  ne de aklıma gelmeyen diğerleri. Hiç birimiz daha az günahkar değiliz ve hiç birimiz de paylaştığımız bu günah dünyasından dolayı mutlu değiliz. O halde şimdi herkes bir diğerine güvenmek ve şans vermek zorunda. Ya hep birlikte başlayan bu örgütlülük içinde evrilip mücadele içinde pişip daha ileri adımlara tırmanıp birbirimizi desteklemek kadar birbirimizi denetleyip bu kokuşmuşluktan arınacağız, ya da bu çark böyle sürüp gidecek.

Kısaca şimdi Lysistrata'lığın zamanı değil. Şimdi kendimizle ve karşımızdakilerle kavganın zamanı.