|
BU
SANATÇILAR İÇİN DEĞER Mİ?
Geçen 2 hafta boyunca İstanbul Üniversitesi Tiyatro salonunun
kapatılmasını haber yaptık. Bu ne biçim zihniyettir? Bir üniversite
tiyatro salonu olmadan olabilir mi? Bir genç tiyatroyla üniversite
yaşamında tanışmayacaksa nerede tanışacak? Öğrencilik gibi
sosyalleşmeye en yatkın olunan dönemlerde kültür sanatla haşır neşir
olunamayacaksa daha bu halkın (okumuş/okumamış) insanının sanata
ilgi göstermemesinden yakınmaya hakkımız kalır mı? İstanbul
üniversitesinin tiyatro salonu kapatan rektörünün kızlar türban
taksın kavgası verenlerden daha aydın olduğunu kim iddia
edebilir?
Peki İstanbul Üniversitesi gibi Türkiye'de üniversite denilince ilk
akla gelen üniversitede tiyatro salonu kapatılırken kimler sahip
çıktı? En başta tiyatro sanatçılarının destek vermesi gerekmez
miydi? Nerede AKM, Harbiye kapatılırken ayağa kalkanlar? Nerede
vasıfsız işçi yapılan ve kaderine isyan eden tiyatrocular? Yılan
sizi ısırmadıkça Türkiye'de yaşanan tiyatroya ilişkin sorunlar sorun
olmuyor mu?
Eminönü Halk Eğitim
Merkezi nice tiyatrocular yetiştirmiş ve belki de daha nicelerini
yetiştirecek bina sessiz sedasız depoya dönüştürüldü. Belediyeler
bol bol boyama, makrame, el işi kursları açarken tiyatro gibi
kişisel yetenek geliştirmeden de öte toplumsal bir işlevi olan
alanlar yok oluyor hızla. İki hafta ana sayfamızda tuttuk, orada
mağdur olanlar e-maillerle feryat figan etti peki kim aldırış etti?
Hangi duyarlı tiyatro sanatçılarımız "Haydi arkadaşlar bir şeyler
yapalım dedi?
Şimdi üniversite
gençliği okullarında tiyatroyla tanışıp tiyatro sevgisi, alışkanlığı
kazanmazsa, dışarıdaki gençler halk eğitim merkezlerinde benzer
olanak sağlayan ortamlarda tiyatroyla tanışıp tiyatro sevgisi,
alışkanlığı kazanmaz ise sizin oyunlarınızı 10 yıl sonra kimler
gelip izleyecek?
Biz geçen yıl her
okula bir salon kampanyası yapmıştık, bırakın vazgeçtik her okula
bir salonu en köklü üniversitemizdeki salonun kapatılmasına dönüp
aldırış eden yok. Bırakın her okula bir salon yapılmasını her ilçede
bir tane Halk Eğitim Merkezi kalmadı, kalmıyor. Profesyonel
sanatçılarımız ek iş olarak gidip özel liselerde tiyatro
çalıştırıcılığı yapıyor gençlere tiyatro sevgisi aşılıyor ama bir
devlet üniversitesinde salon kapatılması umurlarında bile olmuyor.
Bir tacizcilik iddiasını manşetlerde tutup namussal konularda son
derece duyarlı davranan ve bizi yeterince kesin tavırda olmamakla
suçlayanları kendileri gibi üniversiteli gençlerin, halk eğitim
merkezlerinde tiyatro yapanların elinden salonlarının alınması
namussuzluğuna karşı aynı duyarlılıkta göremiyoruz, ya hiç yer
vermediklerini yada sadece yasak savar kabilinden yer verdiklerini
görüyoruz.. Hatta bireysel bir tacizcinin suçu karşısında aslan
kesilenleri ne Harbiye kapatılacak dendiğinde, ne AKM yıkılacak
dendiğinde, ne başka hiç ama hiç bir tiyatral sorunda, tiyatral
politik sorunlarda seslerini soluklarını duyamıyoruz. Oysa
kapatılmasından yanaysalar bile seslerini duymak istiyoruz. Kendi
toplantılarını, panellerini yaparlarken arada tiyatro dünyasına da
kulak kabartmalarını, seslerine ses katmalarını bekliyoruz.
Kaç profesyonel
tiyatrocu salonuna sahip çıkma telaşındaki bu insanlara destek
verdi? Özel tiyatrolara yardımdan 5-10 milyar koparmak için verilen
kavgadan milyon kat onurlu bir kavga değil miydi bu gençlerin
kendi salonları için verdiği kavga? Şimdi tiyatrocularımızın kendi salonları yıkılırken, vasıfsız
işçi yapılırken, taşeron oyuncuya dönüşürlerken, kendi eserlerine
haksızlık yapıldığını düşünürlerken,
kendi salonlarına, kendi topluluklarına haksızlık yapıldığını
düşünürlerken bizlerden destek bekleme, toplumsal destek
bekleme hakları var mı? Onlar İstanbul Üniversitesinde salon
kapatılırken gençlere destek verdi mi? Eminönü Halk Eğitimin
e-maillerden yükselen feryadına destek verdi mi? Kişisel
çekişmelerine 10 dakika ara verip bir tek satır yazı yazdılar mı?
Şimdi halkımız niye böyle demeye hakları var mı? Özel tiyatro yapanların neden bu halk
tiyatroya ilgisiz demeye hakkı var mı?
Bu sanatçılar için
bu çabaya değer mi? Bu sanatçılar için bu halleriyle gerçekten değmez..
Ama biz,
biraz da "Bu kavga içinde olurlarsa bu sanatçılar da acaba değişir
mi?" ihtimali için çabalıyoruz. En iyi öğreti mücadelenin içerisinde
olur anlayışımızdan çabalıyoruz. Kendi sorunlarına sahip çıkarak
kavganın tarafı olmaya başlasınlar çabasındayız.
KANDIRILDIĞIMIN FARKINDAYIM
AMA BU KANDIRILMAYI DA DEĞERLENDİRMEYE ÇALIŞIYORUM
Şehir Tiyatrolarımızda
Genel Sanat Yönetmeni değişti ve hazır kazan kaynamaya başlamışken
bir kaç odun da ben atayım fırsatçılığı ile biriktirilenler gündeme
saçıldı. Bu değişen Genel Sanat Yönetmeni değişimine karşı olanlar
bize bilgiler aktarmaya başladı.
Peki bu yaşananlar
yeni miydi? Leyla ile Mecnun oyununun tüm kadrosu Kültür AŞ'den
taşeron oyuncu olarak kiralanmıştı bu oyun bir senedir sahnelenmiyor
mu? Bu taşeronlaşma neden şimdi dile getiriliyor? Neden geçen yıl
bildirilmemişti?
Bülent Arınç'ın
Liseden sınıf arkadaşı bir oyuncunun İBŞT'ye girip daha bir yılı
dolmadan kadroya alındığı bilgisini alıyoruz. Bu kişi yeni mi
kadroya alınmış? Hayır. Peki neden üç ay önce, altı ay önce değil de
şimdi bize bildiriliyor? Neden özel yemek davetlerinde Belediye
Başkanının cebine mektup olarak konuluyor da geçen bir yıl içinde
basına bu bilgiyi bir tek kişi aktarmıyor?
Şehir Tiyatrolarında
sanatçıların vasıfsız işçiliğe geçirilmesi ocak başında
gerçekleştirilmiş, çoktan imzaları atmışlar kadroya geçmişler hatta
sendikalı da olmuşlar. Peki neden bu imzalar atılmadan önce,
atıldığında sanatçılar vasıfsız işçi yapılıyor diye bir tek kişi
feryat etmiyor? Neden "Eyy ahali ben konservatuar okudum beni
vasıfsız sayıyorlar" demiyor? Ve acaba Genel Sanat Yönetmeni
değişmeseydi bu bilgi bize verilecek miydi yoksa içerde kendi
aralarında mı kalacaktı tıpkı Bülent Arınç'ın torpilli arkadaşı
gibi, tıpkı Kültür AŞ aracılığıyla çoktan taşeronlaşmış sanatçı
olayı gibi.
Biz bunları ne
zaman öğreniyoruz? Genel Sanat Yönetmeni değişince toz bulutu
oluşunca. Biz bunları 15 gün daha önce öğrenmiş olsaydık TV'lere
çıkıp savunma yapmak zorunda kalacak kişi kimdi? Nurullah Tuncer.
Şimdi kim? Orhan Alkaya. O halde sanatçılarımızın ne
taşeronlaşmaları umurlarında, ne şehir tiyatrolarında torpil
mekanizmasının işlemesi, ne başka bir şey. Onların umurlarında olan
bizimki gitti öbürlerininki geldi gibi basit hesaplar, hınçlar,
öfkeler. Yani sınıf bilinci yok, aydın bilinci yok, kurumsal
duyarlılık yok, hiç bir şey yok sadece kişiler üzerinden hınç
mücadelesi var.
NEDEN İNTİKAMLARA ALET
OLUYORUZ?
Peki biz bunu bile
bile neden alet oluyoruz? Çünkü ortada gerçekten bir sorun var. Bize
yansıma şekli ve zamanı doğru olmasa bile bunu gündeme taşımanın,
basında ve kamuoyunda yer almasının getireceği coşku ile sanatçılar
arasında acaba bir yeniden düşünme sürecine girilebilir mi,
acaba bir örgütlenme ve sorunlarına sahip çıkma bilinci
tetiklenebilir mi? İşte bu umuttur bile bile kandırılmaya razı olma.
Bu amaçla gerekirse bir ölçüde provokatör olmayı da göze
alarak bir yayıncılık yapıyoruz. Sonuç veriyor mu? Hayır sadece
Nurullah Tuncer ilk göreve geldiğinde bize bilgi sızdırmış
dostlarımız başkalarıydı, Orhan Alkaya göreve geldiğinde bilgi
sızdıran dostlarımız başka. Geriye kalan bilumum sanatçı kütlesinde
hala dal kımıldamıyor. Dolaysıyla kendi sorununa sahip çıkmayan bir
kitlenin İstanbul Üniversitesinde salon kapatılmasına, Halk Eğitim
salonunun depo yapılmasına "Ne oluyoruz yahu!" deyip ayağa
kalkmasını beklemek nafile. Hele hele tiyatro dışı toplumsal
konulara sanatçı tavrı göstermesini beklemek hepten nafile.
Yukarıda bahsettiğim
bir konuya dönmek istiyorum. Eğer bu sorunlar 15 gün önce bize
ulaşsa bizim suçlayacağımız kesim yine aynı olacaktı. (Gerekli
kanuni düzenlemeyi yapmayan hükümet , çözümü zorlamayan belediye,
5018 den sorumlu AKP) bizim suçlayacağımız kesim aynı olacaktı ama
TV'lerde savunma yapacak kişi farklı olacaktı. Nurullah Tuncer. Yada
Tuncer benim bilgim ve iradem dışında diyecekti ve muhtemelen Kenan
Işık öne sürülecekti çık konuş diye (En son ihale konusunu
hatırlayınız) Nurullah Tuncer savunurdu yada savunmazdı, Orhan
Alkaya savundu yada savunmayabilirdi.. İşte benim anlamadığım nokta
budur. Orhan Alkaya neden gardını almak zorunda hissediyor ve neden
savunmaya geçiyor? Bu kararları almaya yetkisi olan kişi değildir,
bu kararları alan kişi değildir. 5018 sayılı yasayı çıkaran
hükümettir, katma bütçeyi kaldıran belediyedir, boş sanatçı
kadrolarına atama izni vermeyen maliye bakanlığıdır, binaları
yıkmaya kalkan hükümettir, belediyedir, Torpille işe alan , torpili
yapan başkasıdır uzun lafın kısası bunların hiç birinin yetkisi
Genel Sanat Yönetmenlerinde değildir. Ve Genel Sanat Yönetmenlerinin
görevlerinin arasında hükümetin veya belediyenin sanata ve tiyatroya
yönelik aldığı kararları sıkı sıkıya savunmak yada bu kararlardan
doğacak sorunları kamufle etmeye çalışmak olduğunu hiç sanmıyorum.
Eğer Orhan Alkaya "Evet sanatçı arkadaşlarımız vasıfsız işçi
yapılmıştır çünkü hükümet şu yasayı çıkarmıştır, yevmiyeli yolunu
kapamıştır, Maliye Bakanlığı boş kadrolarımız olmasına rağmen
sanatçı alımı için atama yolunu açmamaktadır, sanatçılarımızın
vasıfsız işçi yapılmasını ben de bir sanatçı olarak onaylamıyorum
bunun muhatabı hükümet ve kadro vermeyen maliye bakanlığıdır gidip
oradan öğreniniz, hem de basın olarak bunu siz sorarsanız belki
işlerliği hızlanır" deseydi ne olurdu? Ne olacak muhtemelen ilk
fırsatta görevden geri alınırdı en fazla.
FAZIL SAY'IN YAPTIĞINI
ORHAN ALKAYA'DAN BEKLEMEK
(Not İlk yazılışta
Fahir Atakoğlu yazılması gibi bir hata olmuştur düzeltilmiştir hata
için özür diliyorum)
Asında bunun aynen
benzerini geçtiğimiz günlerde yaşadık. Fazıl Say okullara müzik
öğretmeni atanmadığını iddia etti, hükümet yetkilileri de ne kadar
müzik öğretmeni atadıklarını açıkladı yada açıklayamadı. Burada da
aynen benzer durum vardır. Eğer şehir tiyatroları boşalan kadroların
yerine atamanın yolunu açsa zaten sanatçılar aynen diğerleri gibi
atanacaktı vasıfsızlık vs de olmayacaktı. Buna ne 5018 sayılı yasa,
ne katma bütçe engel de değildir. Şimdi neden hiç kimse gerekli
kadro açılmadığını sormuyor da bir ara formül bulacağız, adlarının
başına işçi sanatçı koydurabiliriz, yeniden özel statü
çıkartabiliriz vs gibi lafı dolandırıyor?
Neden olmuyor? Çünkü
Fazıl Say Genel Sanat Yönetmeni değildi bunu pat diye medyanın
önünde söyledi yetkililer de paçası tutuşup açıklama yapmaya
girişti. Aynı kadro verilmemesi olayı neden tiyatro için
söylenemiyor? Çünkü her bir kanalda Orhan Alkaya ekrana çıkarıldı,
Orhan Alkaya Genel Sanat Yönetmeniydi "Kadro vermiyorlar, gidenin
yerine bile kadro vermiyorlar, biz de adam gibi arkadaşlarımızı
olması gerektiği gibi aynen kendimiz gibi sanatçı olarak alamıyoruz
bu da taşeronlaşmaya, vasıfsız işçiliğe sebep oluyor diyemezdi.
Hah işte onun
diyemediği şeyleri de biz dedik hiç bize kızmasın. Zaten bu
kabahatlerin hiç biri Orhan Alkaya'nın da değildir, ne 5018'i Orhan
Alkaya çıkarmıştır, ne Katma bütçeyi Orhan Alkaya kesmiştir, bizim
karşı mücadeleyi yükselteceğimiz Orhan Alkaya yada Nurullah Tuncer
yada herhangi bir kişi değildir belediyedir, hükümettir.
ORHAN ALKAYA KAZ GELECEK YER
İÇİN TAVUĞU MU ATEŞE ATIYOR?
İki gün önce bu konuyu
bir arkadaşımla konuşurken "Yahu bunlar Orhan Alkaya'nın sorunu yada
kabahati yada sorumluluk alanında değil ki neden çıkıp o savunmak
zorunda hissediyor ki kendini?" dediğimde şu yanıtı aldım. Son bir
kaç dönemdir Genel Sanat Yönetmenleri geriye itelendi, tiyatro
müdürleri öne çıkarıldı, bu tehlikeli bir durumdur, bu nedenle Orhan
kurumla ilgili her konuya hakim olma çabasına girdi ve bence son
derece doğru yapıyor"
Evet doğrudur
tiyatroda Genel Sanat Yönetmeninin yetkisi azaltılmaya müdürlüğe
dönüştürülmeye de kalkışılmıştır. Şimdi Belediye Başkanı olan
Muharrem Ergül'ün müdürlüğü, kenan Işık'ın Genel Sanat Yönetmenliği
döneminden bu yana bazı konular tiyatro müdürüne doğru
kaydırılmıştır. Evet bu kurumun ana amacı sanat yapmaktır o halde
sanatın yöneticisi idari yöneticinin üstünde olmalıdır. Ama...,
Ama bu müdür hiç
olmasın yada belediyenin ve hükümetin kararlarını da Genel Sanat
Yönetmeni sözcü gibi üstlensin anlamına gelmiyor. Şehir
Tiyatrolarında yetki ve sorumluluk alanı çizilmek suretiyle bir
idari müdür olması son derece doğrudur, hatta keşke yeterli para
kazanabilseler de bütün tiyatrolarımızda birer idari müdür, birer de
halkla ilişkiler müdürü olsa. Böylece oyunların yönetmenleri bir
yandan oyun çıkarmaya, diğer yandan salonun tıkanan lavabosuna
kırılan koltuğuna, dekor taşıyacak kamyon bulmaya yada oyununu
tanıtmaya kafa yormazdı ki zaten sanatçılar bu konularda çok da
beceriksiz.
Önemli olan bu
yapılanmanın doğru hale gelmesidir. Uzun yıllar çalıştığım için
gazetelerden örnek vereceğim. Gazetelerin ana işlevi yayıncılık
olduğu için her anlamda önce yayın kadrosu gelir. Diper kadroların
tümü bunların işlerini kolaylaştırmakla yükümlü destek birimleridir.
Oralarda da İdari İşler müdürleri vardır ve bunların kendi kadroları
vardır. Böylece Genel Yayın Yönetmeni gazetenin tıkanan tuvaletine,
habere gidecek muhabirin aracının teminine kafa yormaz oturur kendi
kadrosu ile yayın politikasını, yayın içeriğini belirler, ona kafa
yorar. İdari İşler müdürü ise kendi kadrosunun yöneticisidir yayın
kısmının beklentilerini en iyi şekilde yerine getirmek üzere kendi
kadrosunu yönetir. Gazetenin Genel Yayın yönetmeni bana ne efendim
en yetkili benim diye gidip şöförlerin çalışma saatlerini de ben
hazırlayacağım demez. Ve İdari işlerin en yetkili kişisi bile yayın
kadrosunun en yeni en yetkisiz muhabirine hizmet vermeye yükümlü
olduğunu bilerek davranır. Habere gidiyorum diyen muhabire "Dünkü
çömez ben burada müdürüm sen bana uyacaksın bin otobüse git" demez.
Çünkü o müessesenin asal işlevi yayıncılıktır diğer bütün unsurlar
bunu sağlamak için vardır.
Şimdi tiyatroda da
asal görev sanat hizmeti vermektir, sanat yapmaktır. O halde asla
idari işler müdürü Genel Sanat yönetmeninden daha yetkili olamaz.
Gidip de repertuar belirleme masasına da oturmaz çünkü işi değildir
ve anlamaz da. Onun kendi kadrosu vardır. Örneğin şoför, aşçı,
kantinci, çaycı, temizlikçi, bina elektrikçisi vb. Onları yönetir ve
onları sürdürülen sanatsal hizmetin aksamaması için sanatsal
birimlerim hizmetinde olarak yönetir.
Bu bu kadar basittir.
Bir gazete genel yayın yönetmeni şoförlerin nöbet çizelgesini de ben
yapacağım gibi katharsise girmiyorsa, kendini bunun için üzmüyorsa
Tiyatroda da genel Sanat Yönetmeninin buradaki asal unsur ve asıl
hakim kişinin ben olduğum anlaşılsın diye kendini angaryaya boğması
ancak saçmalık olurdu. Aynen bunun gibi belediyenin, maliye
bakanının, hükümetin günahlarının sözcülüğünü yapmak da Genel sanat
yönetmeninin görev mecburiyetlerinden olmasa gerek.
DÜĞÜM BİR KEZ DAHA CAN
DOĞAN'DA BAĞLANIYOR
İşte yine başa
dönüyoruz ve Can Doğan'ın mektubunda kilitleniyoruz. Şehir
Tiyatrolarına ille de bir Genel Sanat Yönetmeni atanacaksa bu neden
Orhan Alkaya olmasın?
Biz de diyoruz ki evet
neden olmasın? İyi bir isim, herkesten daha tecrübeli. Özgün
fikirlere sahip, en az eskileri kadar ve hatta onlardan daha hakim
tiyatroya..
Ama olamaz. Neden
olamaz? Çünkü şehir tiyatrolarımız özerk değildir, "Alın size şu
kadar bütçe ve şu da anayasanız. Bu anayasanın dışına çıkmadan ve bu
bütçeyi de aşmadan özgürsüzünüz. ister kadrolarınızı şişirin dekora
para kalmasın, ister oyunların bütçesini düşük tutun çok sayıda oyun
çıkarın ister oyuncu yönetmen kiralayın, ister içinizden bir kısmını
bankamatik sanatçısı olarak boşa besleyip az adamla iş yapın
bütçeniz budur, dışına çıkamayacağınız anayasanız budur ve sizden
beklenen genel asgari hizmet şudur, batarsanız siz aç kalırsınız,
ayakta kalırsanız siz ayakta kalırsınız, seyirci sağlayıp daha
fazlasını kazanırsanız daha fazla arkadaşınızı kadroya alırsınız,
seyirciye değil ego tatminine yönelik oyun yönetip siz bile işsiz
kalabilirsiniz" denmedikçe, kadroların açılması maliye bakanlığına,
dekor kostüm alınması belediye encümenine, sanatçı temini taşeron
belediye firmasına bırakılmışsa, birde üstüne 5018 sayılı yasa,
katma bütçe prangası vurulmuşsa Genel Sanat Yönetmeni de kendi
icraatlarını değil belediyenin, hükümetin, maliye bakanlığının
günahlarının savunucusu olmak zorunda kalır.i AKP'li bir hükümetin,
AKP'li maliye bakanının, AKP'li belediyenin yasasını, atamasını,
yönetmeliğini savunmak zorunda kalır ki bu da abesle iştigaldir.
Haa Orhan Alkaya işte
ben bunları temin etmek için söz aldım özerkliğin yolunu açmak için
devreye girdim diyorsa biz de diyoruz ki Halep oradaysa arşın
burada. daha bir yıl önce müdürün yetkisini artıranları, 2 ay önce
Harbiye'yi yıkmak için kapatanları, evvelki yıl katma bütçeyi,
2002'de 5018'i çıkarıp boşalan kadroları açmayanları cin mi çarptı
da değiştiler?
Yazının bundan sonrasının
devam edip etmeyeceği gelişmelere bağlı...
A.Ertuğrul Timur
26.01.2008 06.52 şimdi
uyku vakti. neyse ki yarın cumartesi ve neyse ki artık kaza
yapabileceğim bir arabam yok...
aetimur@gmail.com |