|
-
Ula İdris, ne var ne yok bizim
köyde ?
-
Eyluk sağluk. Herşey guzeldur,
herşey eyidur. Yalağuz...
(“Yalnız...” y.n.)
-
Eee?..
-
...Çil horozu çakal aldi.
-
Ula dema! Çil horozu çakal alanda
bizim zağar nereyeydu?
-
Sorma, zağar katirın kemuklerini
yerken boğazina takildi da eldi.
- Ne
diysın! Bizım katir da mi eldi?
-
Ananın cenazesini dağdan
endırırken yuvarlandi da eldi da?
-
Uy! Anacuğum da mi eldi?
-
Eeey... Bubanın acisına dayanamadi.
-
Ula desana ocağum söndi!
-
Sevmem yalani, ben gelırkan
yanayidi, ha şimdi söndiyse bilmem
oni.
* * *
Bu
fıkrayı Tunay Uzuner anlatmıştı
bana. Seval Demir
Karahaliloğlu’nun, “ANTİGONE”
üzerine Ayşe Emel Mesci’yle
yaptığı röportajı okurken (www.tiyatronline.com)
aklıma geliverdi.
Ayşe
Emel Mesci’nin yönettiği, Ankara
DT yapımı “ANTİGONE” adlı oyunu
izledim ve hiç beğenmedim. Oyun,
antik Yunan tragedyalarına
yaklaşımda ve sahnelemede yapılan
bütün gelenekselleşmiş yanlışları
içinde barındırıyor ve bu yönüyle,
benim için laboratuvar
niteliğinde. Bu yüzden de,
sözkonusu “ANTİGONE”yi, konuyla
ilgili olarak oluşturmakta olduğum
ve yazılmak için sıra bekleyen
kitabımda değerlendimeyi
düşünüyordum. Fakat SDK’nun
röportajını okuyunca, konuyu
kısaca da olsa ele almak gereğini
duydum. Bunu da, röportaj
üzerinden giderek yapmaya
çalışacağım.
SDK’ait bölümler siyah,
AEM’ye ait olan bölümler
italik, bana ait olan
bölümler de normal
karakterde yazılı. Ayrıca,
röportaj bölümlerini “(...) (...)”
arasına aldım.
Röportajın başlığı,
“İnsanlığın ar damarı
çatladığında, Antigone'lere daha
çok ihtiyaç duyulur...”
“(...)
Boynunda emziği ile acıdan kastı
kesmiş çocuk cesedine bakarken
'keşke binlerce Antigone olsa'
sözünü anımsamadan edemiyorum.
Savaşa, katliamlara, çocuk
katillerine, insanı sömüren her
türlüğü aç gözlülüğe ve insani
değerleri meta üzerinden suistimal
eden bütün habis yüzlere karşı
duracak, onurlu ve cesur
Antigone'lere o kadar çok ihtiyaç
var ki. Hem de bu günlerde.
Ortadoğu'da kan gövdeyi götürürken
ve insanlığın ar damarı
çatlamışken.
(...)”
Antigone kişiliğinde, “savaşa,
katliamlara, çocuk katillerine,
insanı sömüren her türlü
açgözlülüğe ve insani değerleri
meta üzerinden suistimal eden
bütün habis yüzlere karşı duracak,
onurlu ve cesur” bir yan yoktur.
Antigone’nin böyle bir sorunu da
yoktur.
Ortadoğu’da kan gövdeyi
götürmektedir gerçekten ama, bu
bugüne özgü bir sorun da değildir.
Çatlayan ar damarı da “insanlığa”
ait değil, “emperyalizme” aittir.
Bu ayrıştırmayı yapmazsak; gayet
edebî, biçimde duyarlı ama özünde
kof bir yaklaşım sergilemiş
oluruz.
“(...)
Hayatı boyunca insani değerleri
savunan Antigone'lerden biri
maalesef artık aramızda yok. Hem
de bütün dünyanın Antigone'lere en
çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda.
Krizantemler kadar zarif ama çelik
kadar sağlam ve güçlü duruşuyla,
toplumun kir pas bağlamış, yanlış,
hastalıklı yanlarını köklerinden
sarsıp yerine taze umut çiçekleri
eken Duygu Asena artık aramızda
yok. Ellerimizden kayıp giden
Antigone'lerden birini daha
sonsuzluğa uğurlarken, safları
biraz daha sıkılaştırma gereği
ortaya çıkıyor. Büyük ozan ve
tragedyanın babası sayılan
Sophokles'in kaleme aldığı
Antigone'de yaşananlar maalesef
günümüzle öylesine bire bir
örtüşüyor ki, Ayşe Emel Mesci'nin
'keşke binlerce Antigone'miz
olsaydı' sözüne katılmamak elde
değil.
(...)”
Ben
de diyorum ki; maalesef binlerce
Antigone’miz var keşke hiç
Antigone’miz olmasaydı. Rahmetli
Duygu Asena’nın bir “Antigone”
olarak değerlendirilemeyeceği
bence açıktır ama bunun üzerinde
durmayacağım. Çünkü yazı odağından
sapar.
“Antigone”, gericiliğin bütün
özelliklerini kişiliğinde
barındıran; karşı çıkışı,
başkaldırısı tamamen gelenekler,
töreler, dinsel kurum ve
kurallardan kaynaklanan bir oyun
kişisidir. Sophokles gerçekten
büyüktür, ustadır ve bir o kadar
tutucu, gericidir. “ANTİGONE” adlı
oyunu da, ilericilik-gericilik
bağlamında günümüzde değer taşır,
ama Antigone adlı oyun kişisi;
çağdaşlığın, akıl düzeninin
karşısında ve gerici değerleri
savunan bir niteliktedir. İşte bu
anlamda, binlerce Antigone’miz
vardır ve keşke olmasaydı.
“(...)
Bu yıl 20. gerçekleştirilen
Uluslar arası İzmir Festivali
kapsamında, Ankara Devlet
Tiyatrosu oyuncularının
sahnelediği Antigone'yi, oyunun
yönetmeni Ayşe Emel Mesci ile Efes
Antik Tiyatro'nun sahne arkasında,
oyunculara ayrılan kulisin önünde
konuştuk. Tragedyada yer alan
oyuncular yanımızdan geçerken,
Mesci hepsiyle tek tek
ilgileniyordu. Makyajları,
kostümleriyle ve duruşlarıyla tek
bir yürek gibi atan pırıl pırıl 60
genç, o gece Efes Antik Tiyatro'da
sadece bir tragedyayı sahnelemek
için bir araya gelmedi, şu anda
devam eden gerçek insanlık
tragedyasına dikkat çekmek için
var oldular.
(...)”
Öyle
olduğunu hiç sanmıyorum ya; bu 60
genç, o gece gerçek insanlık
tragedyasına dikkat çekmek için
orada bulunduklarına gerçekten
inanıyorlar idiyse, büyük bir
yanılgı içindelermiş. Çünkü bu
edebî ve hamasî cümle kurulmadan,
İsrail Lübnan’a saldırmadan önce,
DT “ANTİGONE” için antik tiyatro
mekanlarında gerçekleşecek bu
turneyi planlamıştı.
“(...)
Mesci'ye, Sophokles'in kaleme
aldığı, Güngör Dilmen'in dilimize
kazandırdığı Antigone'yi
soruyoruz.
Seval Deniz Karahaliloğlu-
Antigone'de çok yoğun olarak
devlet birey ilişkisini görüyoruz.
Bu noktadan baktığımızda, Antigone
için neler söylenebilir?
Ayşe Emel Mesci - Antigone, devlet
tarafından yok edilmiş bir kuşağın
temsilcisidir. Bu herhalde size
çok şey hatırlatır. Deniz Gezmiş'i,
Erdal Eren'i ve çok sayıda
kaybettiğimiz kişiyi hatırlatır.
Tabii ki ben bu oyunda, oyunun
yönetmeni olarak tercihliyim.
(...)”
Anımsayın, SDK yukarda Antigone’yi
Duygu Asena’yla özdeşleştirmişti.
Şimdi de AEM Deniz Gezmiş ve
Erdal Eren’le özdeşleştiriyor.
Duygu Asena ve Deniz Gezmiş ve
Erdal Eren; kendi aralarında bile
farklı nitelikler taşıyan
insanlardır. Böyle yalap şap
yapılan genellemeler,
gözbağcılarına yakışır. Odaktan
sapmamak adına, bu konuyu da
geçiyorum.
Uçları netleştirmek ve diyeceğimi
diyebilmek adına, “Antigone” ve
“Deniz Gezmiş” örneklerini
alıyorum. İkisi de devlete karşı
çıkıyor diye, ikisini de “özgürlük
savaşçısı” olarak mı
niteleyeceğiz? Bu sakat yaklaşımın
hayattaki izdüşümleri, daha da
sakat olacaktır. Düşünelim...
Apo
devlete başkaldırmadı mı? Öyleyse
özgürlük savaşçısı.
Derviş Memet özgürlük savaşçısı,
Teğmen Kubilay despot. Öyle ya,
Derviş Memet devlete
başkaldırıyor, Kubilay da devleti
savunuyor.
Evet, geldiğimiz nokta,
“başkaldırı”nın ve “devlet”in
“niteliği”dir. AEM, “oyunun
yönetmeni olarak tercihliyim”
diyor. Dolaylı olarak,
Antigone’nin tarafında olduğunu
ifade ediyor. Bence hata ediyor.
Bu tutumuyla, gerici Sophokles’le
aynı tarafa düşüyor. Fakat bu
saflaşma, günümüz siyasal
manzarasında nasıl bir anlam
taşıyor?
“(...)
SDK - Antigone'nin hayata karşı
çok onurlu bir duruşu var. Öyle
değil mi?
AEM - Antigone gerçekten
tragedyalar içersinde, önemli
kadın kahramanlardan biridir.
Bugünlerde, Antigone'lere
gerçekten çok ihtiyaç var. Keşke
bin tane Antigone'miz olsa da
dünyada ki bu erkek egemenliğine
ve savaşlara karşı bir direniş
hareketi oluşsa.
(...)”
Sabır zorlayan bir diyalog. Kreon
diyor ki; “Yurdumuza saldıran
düşmanı yendik. Yurdumuzu
kurtardık. Ortada iki ölü var.
Biri bizimle birlikte savaştı,
biri bize karşı. İkisine karşı
aynı tavrı takınamam.” Antigone de
diyor ki; “Bunun benim indimde bir
anlamı yok. Ben savaşa, savaşın
niteliğine, yurdumun kurtarılıp
kurtarılmamasına bakmam. Kimin
kimle kime karşı savaştığı da
umurumda değil.”
SDK
Antigone’nin bu duruşunu onurlu
buluyor. AEM de “bugünlerde,
Antigone'lere gerçekten çok
ihtiyaç var. Keşke bin tane
Antigone'miz olsa da dünyada ki bu
erkek egemenliğine ve savaşlara
karşı bir direniş hareketi oluşsa”
diyor.
“(...)
SDK - Antigone'de, sanki
Spartaküs'ün gücü var.
AEM - Aslında Sophokles,
Antigone'yi ve Creon'u aynı
eşitlikte düşünür. Oyunda, her
ikisi de inadına yenilir. Türkiye
gibi geri kalmış toplumlarda,
Antigone'lere çok ihtiyacımız var.
(...)”
Anlaşılan, bu soruyu AEM de
anlamsız bulmuş. Soruya yanıt
vermektense, kafasındakini
söylemeyi tercih etmiş.
Oyunda, Antigone de, Kreon da
inadına yenilir, doğru. Ancak,
Sophokles’in ikisini de aynı
eşitlikte düşündüğü doğru
değildir. (“Aynı eşitlikte
düşünür” sözünü, “ikisine karşı da
aynı mesafededir, tarafsızdır”
anlamında anlıyor ve ona göre
değerlendiriyorum.)
Sophokles’in ikisi arasında
tarafsız olduğunu söylemek; bu
tragedyanın yazılış mantığını,
yazıldığı dönemdeki toplumsal
manzara içindeki yerini ve yazarın
bu oyunu yazmakla topluma
söylediği sözü anlamamış olmanın
ifadesidir bence. Bu durumda,
Sophokles’e yağdırılan övgüler de
boşa çıkıyor.
Sophokles büyük bir yazardır.
Ustadır. “ANTİGONE” metni,
dramaturjik açıdan, yazılmış en
sağlam oyun metnidir. Ne içinden
bir tek sözcük çıkarabilirsiniz,
hepsinin taş gibi ağır yeri ve
anlamı vardır; fakat ne de bir tek
sözcük ekleyebilirsiniz, kabul
etmez, kusar.
Bir
yazar olarak bu ustaya ne kadar
hayransam, dünyagörüşü açısından o
kadar karşısındayım. (Bu
değerlendirme, bugünden geçmişi
yargılama değildir, sakın ola. O
güne, o günün penceresinden
bakarak yapıyorum bu
değerlendirmeyi.) Sophokles,
yalnızca bugünden bakıldığında
tutucu bir yazar değildir;
yaşadığı gün de öyleydi.
“(...)
SDK - Oyunda, ümitlerin kırıldığı
öyle bir an geliyor ki, nöbetçi
'sağ duyu bile yalancı' diyor.
AEM - Nöbetçi, oyunda halktan
birini simgeliyor. Aynen bizim
savaşlara gönderdiğimiz
Mehmetçikler gibi bir halk
çocuğunu temsil ediyor. Orada
nöbetçinin son derece doğal bir
tepkisi var. Sophokles bu sözün
geçtiği sahneyi komedi olarak
tasarlamış ama Creon oradaki bu
komediyi göremeyecek kadar gözü
dönmüş bir vaziyette ve her şeyi
kişisel çıkarlarına bağlı olarak
değerlendiriyor. Nöbetçiyi rüşvet
almakla suçluyor. Orada biz
nöbetçinin rüşvet almadığını
biliyoruz. İşte, bunun üzerine
nöbetçi (yani halk) 'sağ duyu bile
yalancı' diyor.
(...)”
Burada bir çelişkiyi, biraz da
mahcubiyet içinde gidermek
istiyorum. Tiyatro gerçek
değildir. Hayat, gerçektir.
Sophokles’in komedi olarak
tasarladığı bir sahneyi, Kreon
nasıl öyle bilsin? İkisi aynı
boyutta değil ki? Sophokles
gerçek, Kreon kurmaca. Oyun
kişilerinin, yazarın kurguladığı
kişiliklerinin belirlediği
davranış kalıpları olur, Kreon ne
yapsın? Belki Sophokles Nöbetçi’ye
torpil geçip, “aman ha, bu sahne
komedi, ona göre. Çaktırma,
Kreon’a söylemedim, o bilmiyor...”
demiştir.
Kreon’un, Nöbetçi’yle olan
sahnede, oyunun başındaki
tutumundan saptığı anlaşılır. Ama
bunun “kişisel çıkarı yüzünden”
olduğu nasıl söylenebilir? Kreon
nasıl bir kişisel çıkar peşinde?
Oyun metninde böyle bir
belirleyicilik var mı?
“(...)
SDK - Oyundaki din olgusunun da
Creon'un kendi çıkarları
doğrultusunda faydalanmak amacıyla
kullandığı politik bir simgeye
dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?.
AEM - Bu oyunda, dincilik hakim
diyebiliriz. Dinci kime denir? Din
olgusunu politikaya alet edene
denir. Creon oyundaki Tanrılara
sığınıyormuş gibi görünse de
kendini onların üstüne koyuyor.
Tanrıların adına hareket ettiğini
söylüyor. Biliyorsunuz buna
Müslümanlıkta şirk koşmak denir.
Tanrıların Tanrısı Creon olarak,
hiç kimseye danışmadan her şeye
tek başına karar veriyor. Verdiği
kararın sonucunda da koskoca bir
kenti yok ediyor.
(...)”
Oyunda gerçekten dini amacına alet
eden biri var ama, bu Kreon değil,
Antigone. Attığı her adımda,
gösterdiği her davranışta, ileri
sürdüğü her düşüncede dini
referans olarak veren kişi kim?
Antigone. AEM’nin de belirttiği
gibi, dinci kime denir? Din
olgusunu politikaya alet edene
denir. Kreon’un referans noktaları
neler? Yurt (devlet) ve yasa.
Antigone’nin referansları? Din
kuralları ve gelenekler.
Kreon, herşeye tek başına karar
vermiyor. Oyunun başında koroya
danışarak davranan bir Kreon var.
Aksiyon geliştikçe, Kreon’da
değişim yaşanıyor.
Ve,
oyunun sonunda koskoca bir kentin
yok olduğu filan yok benim
bildiğim kadarıyla. Olsa olsa,
Kadmos soyunun yok olduğundan,
sona erdiğinden söz edilebilir.
“(...)
SDK - Oyunda 'koro'ya halkın
vicdanı diyebilir miyiz?
AEM - Bu çok doğru. Koro, oyunda
pasif. Yani, yaptırım gücü yok.
Koro burada halkı temsil ediyor.
Bugün de çok farklı bir durumda
değiliz. Yasalar yukarıdan geliyor
ve biz bunları kabul etmek
zorundayız. Bizim yasaları
değiştirme gücümüz olmadığı
sürece, bu böyle devam edecek. Hep
bizim tepemize yukardan kılıçlar
inecek. Bu anlamda burada buna da
bir gönderme var.
(...)”
Koroya “halkın vicdanı” diyemeyiz.
Bu doğru değil. Koro pasif de
değil. Ancak, Kreon’un oyunun
başındaki devlet adamı tutumu
değiştikçe, kişisel inadı ağır
bastıkça, koroyla olan ilişkisi ve
iletişimi de değişir. Kreon’un
kişiliğinde ortaya çıkan zaaflar,
koroyu da etkiler. “Koro burada
halkı temsil ediyor” sözü önemli.
Ne kadar bilerek söylenmiş,
bilmiyorum. Onun için iki açıdan
ele alacağım:
1-
AEM’nin sözünü ettiği temsil,
Sophokles’in koro kimliğinde
sahneye halkı çıkarttığı
anlamındaysa; böyle değil. Bu
tiyatral bir temsil olurdu
yalnızca.
2-
Ama,
koroyu oluşturan kişilerin; Thebai
toplumunu oluşturan klanların
şefleri olarak bir araya gelip,
bir meclis olarak temsil
niteliğine sahip oldukları ifade
edilmek isteniyorsa, bu doğru
olur. Koro’nun tiyatral değeri de,
bu sosyolojik ve dramaturjik
zeminde ortaya çıkar ancak.
AEM’nin “Yasalar yukarıdan geliyor
ve biz bunları kabul etmek
zorundayız” dediğine bakacak
olursak, Koro’yu birebir halkın
tiyatral temsili olarak gördüğünü
kabul etmek zorundayız. Oysa, klan
temelinde örgütlenen toplumsal
yapının, klan şefleri konumundaki
kişileri bir araya gelerek
“meclis” oluştururlar ve
“ANTİGONE”de de böyledir. Önemli
nokta şudur: Halkı tiyatral olarak
temsil ediyor olsalardı, yasa
çıkarma yetkileri olmazdı. Ve
onlara yasalar “yukardan” gelirdi.
Oysa “ANTİGONE”de Koro’ya yasalar
“yukardan” gelmez; onlar,
meclistir ve “yasa yapıcı”dırlar.
Kreon, bu nitelikteki hiyerarşik
işleyişin devamı olarak; Koro’yu
oluşturan temsil ve seçim ilkesi
doğrultusunda bulunduğu konumu
elde etmiştir (sosyolojik olarak)
ve otoritesi sonsuz değildir.
Meclisin içinde, meclisle birlikte
hareket eden ve meclisin onayı
doğrultusunda davranabilen bir
yöneticidir. Klan şeflerinin
arasından çıkmıştır ve nitelik
olarak onlarla aynıdır. Esasen,
“ANTİGONE” tragedyasının kırılma
noktası buradadır: Kreon, Koro’dan
ayrıldığı andan itibaren
inandırıcılığını ve meşruiyetini
kaybeder.
“(...)
SDK - Sanırım iyi ve kötülük
kavramlarına bir kez daha dikkatle
bakmamız gerekecek. Creon öylesine
bir kavram karmaşası yaratılıyor
ki, 'iyilik ve kötülük nerede
başlıyor, nerede bitiyor' sorusunu
sordurtuyor insana.
AEM - Creon, kendisini 'her şeyi
devletin çıkarları adına
yapıyorum' diyerek savunuyor.
Creon'un yaptığı çok önemli bir
şey var. Ölüyü toprakta çürümeye
terk ettiği andan itibaren bir
kaos yaratıyor. Biliyorsunuz, şu
anda Irak'ta ve Lübnan'da büyük
bir savaş var ve devam ediyor.
Sokaktaki halkın, masum sivillerin
cesetlerini köpekler parçalıyor.
Cesetler toprağın üstünde kalıyor.
Bu oyunda Creon, bir diriyi
Antigone'yi canlı canlı toprağa
gömerken, bir ölünün Polyneices'in
cesedini akbabalar parçalasın diye
toprak üzerinde bıraktırıyor.
Creon bu kaosu yarattığı zaman
neler oluyor görüyoruz. Yani,
ölüler toprağın üzerinde çürümeye
terk edilirken, bir dirinin de bir
mağaraya kapatılıp ölüme terk
edilmesiyle doğa yasaları tersine
çevriliyor ve bu da Creon'un kendi
sonunu getiriyor.
(...)”
Gerçekten de “iyilik” ve “kötülük”
kavramlarına bir kez daha
dikkatlice bakmamız gerekiyor.
Çünkü bu kavramlar, kişiye,
zamana, topluma göre değişiyor.
Örneğin, üniversitede başörtüsü
takma özgürlüğünü savunan gözü
yaşlı ve çarşaflı bir kız “iyi”;
onun bu düşüncesine karşı çıkan
kişi (ya da devlet) kötü olarak
adlandırılabilir mi? Evet. Hangi
taraftaysanız, “iyi” ve “kötü” ona
göre değişecektir. Kreon ve
Antigone arasında çağ farkı
vardır. Kreon, toplumu oluşturan
klanları bir arada tutacak, her
biri tarafından ayrı ayrı ve
kendine göre anlam
yüklenilemeyecek ortak toplumsal
değerler yaratma peşinde. Yerleşik
düzene geçilmiş, toplumsal hayat
giriftleşmiş ve karmaşıklaşmış.
Klanların kendi özel yasalarının,
tanrılarının üzerinde ve onları
bir arada tutacak yeni ve ortak
değerler gerekiyor: Bu, akıl ve
yasa düzenidir. Elbette tanrılar
da olacaktır, inanç değerleri
olacaktır ama, toplumsal
davranışları yasalar
belirleyecektir. Bu, toplumu bir
arada tutmanın getirdiği bir
zorunluluktur.
Burada şunu vurgulamak gerekiyor:
“ANTİGONE”, tarihsel bir oyundur.
Bugün için değil, yazıldığı dönem
için. “ANTİGONE”de, “klan
toplumu”nun bütün sosyolojik
manzarası görülür. Klan toplumunun
devletleşmesi sürecinin
çelişkileri; 5. yy. Atinası’nın (Sophokles’in
yaşadığı dönem) “kabileler
toplumu” çelişkilerine benzerlik
gösterir. 5. yy. Atina’sı,
kabilelerin bir araya gelmesiyle
oluşmuş bir toplumsal yapıydı.
“Yasa” kavramı bütün ağırlığıyla
gündemdeydi ve Atina
demokrasisinin temel taşıydı. Yeni
düşünceler, düşünürler, Atina
toplumunu sarsıyordu. Bu
gelişmeler, her zaman egemen
sınıfın çıkarı ve beklentisi
doğrultusunda olmuyordu. Sophokles,
“ANTİGONE”yi bu siyasal ve
düşünsel ortamda yazdı. Egemen
sınıfın aktif bir üyesi olarak,
sınıfının çıkarı ve beklentisi
doğrultusunda, düşüncesini ortaya
koydu. Sophokles, geçmişi sahneye
getirerek, bugüne söz söyledi.
Kreon ve Antigone karşıtlığında
çatışan toplumsal değerler; 5 yy.
Atinası’nın çatışan toplumsal
değerleridir.
“İyi”yi ve “kötü”yü işte bu
ilişkiler ağı içinde
değerlendirmek gerekir.
Ölülerin gömülmesi ya da
gömülmemesinin; cesetlerin
çürümesinin ve bugünkü Lübnan’ın
ilgisi yoktur. Bunlar, olmayan
göndermeleri, olmayan ilişkileri,
olmayan anlamları sanki varmış
gibi göstermek arzusundan
kaynaklanan fakat boş sözlerdir.
Bugün Lübnan’da cesetlerin
sokaklarda çürümesi başka şeydir,
“ANTİGONE”de bir cesedin çürümeye
bırakılması başka şeydir.
Antik yunan kültürünün kökeninde,
“ölüler kültü”, “kahramanlar
kültü” vardır. Dinsel inançlar da
bunları sarmalar, yaşatır ve
toplumsal değer yaratarak;
toplumun varlığını
sağlamlaştırırlar. Yeni bir
toplumsal düzen oluşturmuşsanız,
yeni toplumsal değerler yaratmak
zorundasınız. Eskiyi yadsırsınız.
Kreon’un ölüyü gömdürmemesi ve
çürümeye bırakması, toplumsal
değer taşır. Eskinin yadsınmasıdır
o. Siyasi bir tutumdur. Doğal
yasalarla filan da ilgisi yoktur.
Doğal yasa nedir? Canlılar
doğarlar, büyürler, kendileri gibi
canlılar meydana getirirler ve
ölürler. Kreon’un ölüyü
gömdürmemesinde buna aykırı bir
yan var mı? Kreon, “emrediyorum,
bu ölü çürümeyecek, çürümesine
engel olun” deseydi; bu doğa
yasalarına aykırı bir iş olurdu.
Burada (Kreon’un da, Antigone’nin
tutumu açısından da) bal gibi
toplumsal ve siyasal bir çatışma,
güç gösterisi vardır. Kreon’un
Antigone’yi mağaraya kapatması
ise; Antigone’nin (ve Sophokles’in)
zafer çığlıkları attığı andır.
Antigone, baştan beri bunu
biliyordu, istiyordu, amacı buydu.
Sophokles’in yazarlık ustalığı da
buradadır. Görünürde Antigone
yenilir. Ama ölümüyle seyircide
öyle bir etki yaratır ki; manevi
olarak tam bir zafer kazanır.
Elbette, zaferin asıl sahibi
Sophokles’tir. Tiyatrodan gözleri
yaşlar içinde ayrılan mü’min
seyircinin inancı pekişmiş,
kemikleşmiştir. Her türlü ilerici
toplumsal değişimin önünde birer
kale olacaktır artık yürekleri.
“(...)
SDK
- Şölen
sahnesinde, adeta maskların bir
resmi geçidi var. Yüzlerine ve
başlarının arkasına masklar
geçiren oyuncular, sanki ağlarken
gülen iki yüzümüzü birden
yansıtıyor gibi duruyorlardı.
Biraz maskların kullanımından
bahsedebilir miyiz?
AEM - Antik tragedyalarda, bütün
oyun boyunca mask kullanılır.
Burada böyle bir tercihe gitmedik.
Sadece mimesis (taklit yoluyla
benzetme) sahnelerinde maskları
biraz daha değişik biçimde
kullandık. Yüze ve başın arkasına
takılan masklar, sizin
söylediğiniz gibi halkın iki
yüzünü de gösterebilir ve aynı
zamanda halkın bir 'tutuklu'
haline getirilmesini de
anlatabilir. Sözünü ettiğiniz o
paradoks sahnesi, savaş mimesisi
sahnesidir. Orada Thebes savaşı
anlatılıyor. Oyunun başında,
iktidar için iki kardeş Polyneices
ve Eteocles birbirini
öldürüyorlar. Onların nasıl
öldürüldüklerini anlatan halkın
yaptığı bir mimesis bu. Bizim köy
seyirlik oyunlarında, çok erken
yitirdiğimiz Türk Tiyatrosu'nun en
kıymetli isimlerinden biri olan
oyuncu ve yönetmen Erkan Yücel'in
çokça yaptığı gibi, olmuş bir
olayın yanılsanmasıdır.
(...)”
Bu
yazıda yönetmenin oyun üzerine
söylediklerini, yalnızca
dramaturjik açıdan değerlendirmek
niyetindeyim, sahneleme konusuna
girmeyeceğim. Ama burada şunu
belirteyim: (“BAKKHALAR”da Tamer
Levent de benzer bir uygulama
yapmıştı) Ritüel ögelerini ve
uygulama örneklerini, antik
tragedya sahnelemelerinde
göstermek zorunluluğu mu var?
Evet, tiyatro bu ritüellerden
doğmuştur, tamam ama; tragedya
bağımsızlaşmış ve kendi başına bir
uygulama (sanat) olmuştur.
Sophokles ve diğer antik
tragedyaların yazarları, herhalde
bu uygulamaları ve ritüelin
doğasını bugünün insanından daha
iyi biliyorlardı, daha yakındılar.
Onlar bu yola başvurmamışken,
bugün sahnelenen antik
tragedyalarda üzüm ezme, savaşı
dansla anlatma gibi (metinde
olmayan) uygulamalara neden
başvurulur? Bu, antik Yunan
tragedyasının bugünün seyircisiyle
(özellikle Türk seyircisiyle)
arasındaki kültürel, mekânsal ve
zamansal uzaklığı artırmaktan
başka ne işe yarar?
Ayrıca, anlamı kavranmadan ve
“bilinemezlikler”e sığınılarak
yapılan bu türlü uygulamalar,
kafaları karıştırmaktan, oyunu
deli kızın düğün bohçasına
çevirmekten başka bir işe
yaramıyor.
Savaşın dansla anlatılması
uygulaması: “ANTİGONE”deki savaş,
bin yıl önce yaşanmış bir savaş
değil ki? Daha savaş alanının tozu
dumanı gitmemiş, ölülerin kanı
kurumamış. Ritüele konu olacak
durumu yok daha. Hani İstanbul her
yıl yeniden fethedilir, Ulubatlı
Hasan surlara her yıl bayrak diker
ya; onun gibi birşey. Üstelik o
daha mantıklı; olay 1453’te olmuş.
“Temsilen” gösterilmesinde bir
mesnet var.
Üzüm
ezme ritüeli uygulaması: Koro’ya
ait olan sözler, kim olduğu belli
olmayan birtakım insanlar
tarafından, gayet şen şakrak bir
ortamda şarkı türkü arasında icra
ediliyor. Peki ne deniyor o
sözlerde? Sözlerdeki anlamla,
sahnedeki eylem arasında bir bağ,
ilinti, anlam bütünlüğü var mı?
Bence yok.
Şöyle düşünelim; diyelim ki,
klasik tiyatro Yunanistan’da değil
de, Arabistan’da ortaya çıksaydı
ve kaynağı da “mevlid” olsaydı;
her oyunun içinde yerli yersiz
mevlid mi okutacaktık? Olgunun
kaynağı başka, olgudan kaynaklanan
ama kendi başına bir uygulama
alanı olan eylem başka. Toprağı
çıktığı kuyuya tıkmaya çalışmanın
bir anlamı var mı? Burada bir
yaratıcılık görmüyorum doğrusu.
“(...)
SDK
- Oyunun
başında üç ayrı canlı heykel
sergilemesi var. Biraz da bundan
bahsedebilir miyiz?
AEM - Evet, Efes Antik Tiyatro'nun
girişinde oyundan önce, üç ayrı
canlı heykel sergilememiz vardı.
Oyunun hikayesini simgeleyen üç
heykelden ilki, Savaş Tanrıçası
Athena. Kalkanı, miğferi, ve savaş
kıyafetleriyle Thebes savaşının
başında duruyor. İkincisi, Buğday
ve Toprak Tanrıçası Demeter. O da
kızını kaybediyor, matemde bir
kayıp anası. Kızı Persephone, yer
altına Hades'e çekilir. Onun
yasını tutuyor. Üçüncü heykel ise
elinde ölüm ve yaşamı sembolize
eden bir nar tutan yüzü kan içinde
Persephone. Yüzünde kan var. Çünkü
savaş oluyor ve ölüler ülkesi
Hades'e çok sayıda insan gidiyor.
Yani, Persephone burada savaşta
ölen insanları ve ölümü
simgeliyor.
(...)”
Aynı
şey. Seyirciler tiyatro okulu
mezunları olacaksa, iyi. Yoksa,
işte, iyi. Herkes kendince anlam
yükler. Ama herkes herşeye
kendince anlam yükleyebilir.
Mazrufta zaaf varken zarf üzre
sırma fiyonk. Olsa ne olur, olmasa
ne olur.
“(...)
Söyleşinin bu noktasında oyunun
ikinci yarısı başlıyor. Efes Antik
Tiyatro'nun mermer basamaklarında
Antigone'yi seyrederken, Beyrut
sokaklarında her iki anlamda da
leş yiyicilerin (akbabaların ve
onlardan da beter olan savaş
tacirlerinin) insafına terk edilen
insan cesetlerini düşünüyorum.
(...)”
Ben
de hâlâ “ANTİGONE” ile İsrail’in
Lübnan’a saldırısı arasında
anlamsal, niteliksel bir izdüşüm
arıyorum ve bulamıyorum. Hani,
“BARIŞ” olsa, “LYSİSTRATA” olsa
örneğin, anlayabilirim.
“(...)
Ayşe Emel Mesci'ye hak vermemek
elde değil. Bu gidişe bir son
vermek için her dilden, her
dinden, her ulustan, her ırktan,
binlerce, yüz binlerce cesur ve
onurlu Antigone'ye ihtiyaç var.
(...)”
Benim görüşüm belli.
“(...)
Dünyanın başına habis bir ur gibi
musallat olan Creon'lara dikkat
çeken Sophokles, Antigone'de
çağlar öncesinden günümüze
sesleniyor. Sophokles,
Antigone'nin nezdinde bu gök kubbe
altında nefes alıp veren bütün
Antigone'leri göreve çağırıyor.
(...)”
Kreon, yurdunu savunan biri.
Thebai, bir savunma savaşından
çıkmış. Kreon kimsenin yurduna
saldırmamış. Kreon’un hiçbir
kente, ülkeye düşmanlığı yok,
saldırdığı filan da yok.
Antigone’nin ise, ne savaşın
niteliği umurunda, ne kimin kime
saldırdığı ne de kimin neyi
savunduğu. Aklı başında,
Antigoneler tarafından zıvanadan
çıkarılmamış Kreonlar gerek bize,
bana kalırsa.
“(...)
Antik Tiyatrolar Turnesi
kapsamında, Antigone'yi, 14
Ağustos Pazartesi günü Aspendos
Antik Tiyatro ve 16 Ağustos
Çarşamba günü Side Antik
Tiyatrosu'nda izleyebilirsiniz.
Antigone'lerin tek bir yürek
olarak, Creon'ları alt ettiği
barış dolu bir dünya dileğiyle.
(...)”
Dünyanın başı bu yüzden dertten
kurtulmuyor olabilir mi? Çünkü,
halihazırda bütün Antigoneler tek
yürek, Kreonları altetmekteler ve
dünya savaş dolu.
Evet, “ANTİGONE” köyünde herşey
guzeldur, herşey eyidur. Yalağuz...
Haftaya devam edeceğiz... |