|
Bu bölümde, Ayşe Emel Mesci’nin
yönettiği, Ankara DT yapımı
“ANTİGONE” üzerine, basında çıkan
haber, eleştiri ve röportajlardan
bazılarını ele alacağım. Yazıların
tamamını değil, bazı bölümlerini
alıp değerlendireceğim.
Röportajlarda sorulan sorularını
siyah, AEM’nin
yanıtlarını ve diğer alıntıları
italik, bana ait olan
bölümleri de normal
karakterde yazdım. Ayrıca,
alıntıları “(...) (...)” arasına
aldım.
İlk
olarak, Elif Su’nun Cumhuriyet
Gazetesi’nin 19. 06. 2006 tarihli
Pazar ekinde çıkan AEM röportajına
bakalım. Röportajın başlığı:
“İktidarla hesaplaşıyor...”
“(...)
Bana sorarsanız, her yönetmen
kariyerinin bir noktasında tiyatro
tarihinin klasikleriyle bir
hesaplaşmaya girmek ister. Onlar
tiyatro tarihinin, hatta bir
anlamda insanlık tarihinin
kilometre taşları çünkü.
(...)”
Bunu
anlamak zor. Bir yönetmen, yaşayan
ya da ölmüş bir oyun yazarıyla ya
da O’nun yazmış olduğu oyunla
neden bir “hesaplaşmaya girmek”
ister ki? Hani, bir yazarın bir
başka yazarla ya da bir yönetmenin
başka bir yönetmenle “hesabı”
olabilir belki. Ama bir yönetmenin
bir yazarla?..
Bir
yönetmen, bir yazarın oyununu
beğenir, o oyun üzerinden topluma
söyleyeceği bir söz olduğunu
görür, kendisini o oyun üzerinden
ifade edebileceğini kavrar ve o
oyunu sahneler.
Ya
da, bir yönetmen, bir yazarın
oyununu beğenmez, o oyun üzerinden
topluma söyleyeceği bir söz
olmadığını görür, kendisini o oyun
üzerinden ifade edemeyeceğini
kavrar ve o oyunu sahnelemez.
Ama,
yukarda söylenen sözün şöyle bir
anlamı varsa: “Her yönetmen,
kariyerinin bir noktasında
(özgüveni yeterince güçlendiğinde
ve ortamını bulduğunda ?) tiyatro
tarihinin klasiklerini sahnelemek
ve tiyatro tarihinin ustaları
karşısında (“ustalarıyla birlikte”
değil) başarı sağlayarak, rüştünü
ortaya koymak ister.”
Ben,
böyle anlıyorum.
Yönetmenin rüştünü kanıtlaması
için, klâsik olması gerekmez,
herhangi bir oyunu, herhangi bir
zamanda ve yerde doğru ve düzgün
olarak sahneye koyması yeterlidir.
İşin güzel ve zor yanı, her
sahneleyiş, yeni bir rüşt
sınavıdır. Sahneye konulan iyi bir
oyun, bir sonraki sahneleyiş için
garanti sağlamaz. Bu rüşt sınavı
hep yenilenir, sanatın her
alanında olduğu gibi. Dolayısıyla,
sanatta kariyer hesabı tutmanın
bir anlamı yoktur.
“(...)
Diğer yandan antik tragedyalar
insanlık durumuna ilişkin öyle
temel sorular içerirler ki, bir an
gelir, o soruları kendinizce
sahneye taşımak, kendi
yanıtlarınızı aramak istersiniz.
(...)”
Doğru, tragedyalar temel soruları
içerirler. Aslında, iyi yazılmış
bütün oyunlar, hangi zamanda
yazılmış olurlarsa olsunlar, bu
temel soruları içerirler. Antik
tragedyaların farkı, insanın
hayata ve kendine dair sorduğu
temel soruların, düzen ve sistem
(felsefe) içinde sorulup, yanıt
arandığı, bu arayışın yoğun olarak
sürdüğü bir çağın tanıkları
olmalarından kaynaklanır. 5. yy.
Atina’sının dinamik felsefî,
ekonomik ve toplumsal yapısının
ürünleridir onlar; yalnızca
Sophokles’in, yalnızca
Euripides’in ve yalnızca
Aiskhylos’un soruları değillerdir,
topyekün bir toplumsal gerçeğin
yansımalarıdır. Bu nedenledir ki,
antik tragedyaları sahneye
taşırken, “kendinizce” olmak
yetmez.
5.
yy Atinası, doğa felsefesinden,
insan felsefesine geçişin
yaşandığı köprüdür. Bunun orada ve
o zamanda olması, rastlantı
değildir. Kent-devletlerin ortaya
çıkışı, klan-kabile toplumu
sürecinde, kabilelerin bir araya
gelerek kent-devleti oluşturması,
bir denge sistemi olarak
demokrasinin ortaya çıkması,
felsefenin dikkatini insana ve
topluma yöneltmiştir. Tiyatro, bir
siyaset aracı olarak, işte bu
kent-devlet siyasetinin gerek
duyduğu yeni insanı oluşturmada
bir araç olmuştur. İşte, doğa
felsefesi döneminde sorulan “madde
nedir”, “hareket nedir”, “evrenin
ana maddesi nedir”... gibi
sorular; yerini “hayatın anlamı
nedir”, “doğru nedir”... gibi
sorulara bırakmıştır. “Tiyatro,
insanın okul sonrası eğitiminin
sağlandığı yerdir” sözü, böyle bir
toplumsal durum içinde ortaya
çıkmıştır.
Görüyoruz ki, Aiskhylos, Sophokles
gibi tragedya yazarları, insana ve
topluma dair sorulara, onları
tiyatro alanında felsefe ve
estetikle yoğurarak yanıt
vermektedirler. Onlar, kendi
zamanlarında, kendi dünyagörüşleri
doğrultusunda verdiler bu
yanıtları. Ve –genel olarak-
dediler ki: “Ey insanlar!
Tanrıların koyduğu kurallara karşı
gelmeyin. Ölçülü olun! Aşırıya
kaçmayın! Yoksa tanrıların kurmuş
olduğu düzen bozulur, onlar da
sizi cezalandırırlar.”
Antik tragedya yazarlarının
insanın temel sorularına
verdikleri yanıt budur ve pek de
“kendilerince” değildir. Daha
doğrusu, sosyolojik açıdan,
“kendince” dediğiniz şey, aslında
toplum içinde ait olduğunuz yer ve
dünyagörüşünüzdür.
“(...)
... ölümü göze alarak iktidara
karşı mücadeleye atılan bir genç
kız kimliği Antigone. Bu
başkaldırıda, doğru bildikleri
uğrunda her şeyin üzerini
fütursuzca çiziveren bu tavırda
hem kendi kuşağımla özdeşleşen pek
çok yan hem de bugüne
seslenebilecek bir kanal
görüyorum. Bu da ‘Antigone’ye
duygu ve bilinç olarak
yakınlığımın önemli nedenlerinden
biri.
(...)”
Antigone’nin bilincini, kendi
ağızından dinleyelim:
“(...)
Evet öyle, çünkü Zeus böyle bir
yasa koymamış,
ne de Adalet denen tanrıça
buyurmuş böyle bir şey insanlara.
Senin buyrultunun da bir ölümlüye
Tanrıların başlangıçsız sonrasız
yasalarına karşı gelme gücünü
vereceğine
inanmıyorum. Kâğıda geçmemiştir
onlar
dünden bugüne değişen emirler
değil,
ne zamandan kaldıklarını kim
söyleyebilir?
Ne var ki yaşıyorlar, asıl bu
yasaları çiğneyemem,
bir ölümlüye boyun eğeyim derken
Tanrıların kargışına uğramak
istemem.
(Eski Yunan Tragedyaları 1-Sofokles-Çev:
Güngör Dilmen-Mitos Boyut yay.-1.
Basım-S: 81)
(...)”
Bu
da, AEM’nin Antigone’yle
özdeşleştirdiği Deniz Gezmiş’in
bilincini yansıtan bir metin:
“(...)
İddianame'de bizim Anayasa'yı
cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz
ileri sürülmektedir. Öteden beri
arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede
Anayasa'yı en fazla savunanlar
bizleriz. Anayasa'yı ihlal
edenlerse ortadadır. Anayasa'nın
uygulanmasını isteyen gene
bizleriz. Anayasa'yı uygulamayan
yavuz kimselerse hâlâ ortadadır.
Ve yine o kişiler bizim kellemizi
istemektedirler. Bile bile iddia
makamı bizim Anayasa'yı ilgaya
teşebbüs ettiğimizi ileri
sürmektedir.
İdddia makamı bizim vermekte
olduğumuz Bağımsızlık Savaşı'na
karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası'na karşı, reformlara
karşı ve bu nedenle bizim
Anayasa'yı ilgaya teşebbüs
ettiğimizi ileri sürmektedir.
Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada
gezmektedir. Kudreti yetiyorsa
Süleyman Demirel hakkında aynı
şekilde dava açsın, onlar 36
milyonluk ülkenin bütün yükünü 20
gencin üzerine yıkmaya
alışmışlardır. (...)
Biz strtaejik olarak
düşüncelerimizi hiçbir zaman
saklamayız. Hangi şartlar altında
olursak olalım bunu açıkça
söyleriz. Düşüncelerimizi mezara
kadar götürürüz. Nasıl burada
namluların ve dipçiklerin gölgesi
altında konuşuyorsak
düşüncelerimizi her zaman açıkça
ifade ederiz. Bizim Anayasa'yı
ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız
bulunsaydı, bunu da burada açıkça
söylemekten çekinmezdik. Bizim
böyle bir amacımız yoktur. (...)
Ben şunu iddia ediyorum ki,
hareketimiz tamamen Anayasal bir
harekettir. Anayasa'nın başlangıç
ilkesinde belirtilen ulusun zulme
karşı direnme hakkını kullandık.
Bu sebeple Anayasal bir davranışta
bulunduk. Yaptıklarımızın haklı
olduğuna inanıyorum. Halen de bu
inancı taşıyorum.
Türkiye'nin bağımsızlığından başka
bir şey istemedim. Ve bu sebeple
Amerikan emperyalizmine ve
işbirlikçilerine karşı mücadele
verdik. Bundan dolayı da ölümden
korkmuyoruz. Onu ancak
işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak
onlar kendi canının telaşına
düşsün. Ve ben 24 yaşındayken
kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına
armağan etmekten onur duyuyorum.
Bu bağımsızlık düşüncesini mezara
kadar götüreceğiz.
(THKO
davasında, Deniz ve arkadaşlarının
savunmalarından.)
(...)”
Deniz’in son sözlerinden:
“(...)
Yaşasın tam bağımsız Türkiye.
Yaşasın Marksizmin Leninizmin yüce
ideolojisi.
(...)”
İşte
ölüme meydan okuyan iki insan
tipolojisi. Birinin yüzü geriye,
geçmişe dönük; diğerinin yüzü
ileriye, geleceğe.
Antigone’yi illâ bugünden biriyle
özdeşleştirmek gerekiyorsa, bir de
Danıştay’a saldıran Alparslan
Aslan’ın Mahkeme Başkanı’yla
arasında geçen şu konuşmaya bakın,
kararınızı verin:
“(...)
Duruşma devam ederken, sela
verilmesini duyan Sanık Arslan,
‘Sela okunuyor, Cuma namazına
gitmek gerekiyor’ dedi. Bunun
üzerine Karadeniz, ‘Bu ülkenin
yüzde 98'i Müslüman bu da bir
ibadettir’ diyerek Arslan'ın
talebini geri çevirdi. Savunmanın
alınmasına devam etmek isteyen
Mahkeme Başkanı Karadeniz'e Arslan
ısrarla Cuma'ya gitmek istediğini
söyledi. Karadeniz ise, ‘Burada
cami yok’ yanıtını verdi. Arslan
ise ‘En yakındaki camiye gideriz’
diye karşılık verdi. Savunma
yapmak istemeyen Arslan'a
Karadeniz, ‘Kanuna itaat etmek
gerekiyor’ açıklamasında bulundu.
Arslan ise, ‘İlk önce Allah'a
itaat gerekiyor’ diyerek savunma
yapmadı.
(www.habervitrini.com)
(...)”
Yine
Elif Su’nun röportajından:
“(...)
-
Yani Antigone baştan sona haklı
mı?
Bence burada haklılık haksızlık
sorunu yok. Daha doğrusu var, ama
nereden baktığınıza göre değişir.
(...)
Doğru. Nereden baktığınıza göre
değişir. AEM’nin SDK’ya verdiği
röportajda, “tercihli” olduğunu
okumuştuk. Bu tercih de
Antigone’den yanaydı. Antigone’nin
başkaldırısını çok onurlu
bulduğunu da okumuştuk. O halde,
AEM’nin Antigone’nin tarafında
olduğu su götürmez. Antigone’nin
başkaldırı referansları da oyun
metninde, kendi ağızından
açıklanıyor. Tanrısal kurallar ve
onların tartışılmaz doğruları!
Antigone’nin tasarlanmış ve
kararlı ölümüyle O’na Kreon
(Kent-devlet) karşısında
tartışılmaz bir zafer armağan eden
Sophokles’in yanında yer almış
oluyor AEM. Bakışı, “gerici”den
yana.
“(...)
Sofokles’in büyüklüğünün bir
nedeni de bu, yani oyunlarındaki
‘açık yapıt’ yanının çok güçlü
olması.
(...)”
“ANTİGONE” kesinlikle açık yapıt
değildir. Esasen, “açık yapıt”
demekle ne anlatılmak istendiğinin
benim kafamda karşılığı yok.
Hayır, var; var da, o da hoş
değil. Metni çözümleyecek
altyapıdan yoksunsanız, kafanızda
metne dair boşluklar varsa, “zaten
bu bir açık yapıt” deyip
çıkarsınız. “ANTİGONE”de açık yok.
Onun için “yapıt”. O’nun için de,
Sophokles usta bir yazar, büyük
bir yazar.
Anımsatmak isterim; “ANTİGONE”,
tarihsel bir oyundur. Bugün için
değil, yazıldığı zaman da tarihsel
bir oyundu. “ANTİGONE”nin öyküsü,
“Thebai destan çemberi” olarak
adlandırılan bir öyküler
silsilesinin içinde yer almış,
Sofokles tarafından oyun olarak
yazılmadan önce, yüzyıllar boyunca
ozanların, halkın dilinde
söylenegelmiş bir öyküdür. 5. yy.
Atina seyircisi; tragedyalarda sık
sık atıfta bulunulan tanrıları ve
mitleri bildiği gibi, oyunlara
kaynaklık eden destanları da
biliyorlardı. “ANTİGONE” onlar
için yeni bir öykü değildi. Öyküyü
biliyorlardı. Yeni olan, günün
toplumsal-siyasal gerçekleri
doğrultusunda, eski öykünün
kalıpları içinde anlatılan yeni
insan ilişkileriydi.
Kreon, yeni düzenin; kent-devlet
düzeninin ve onu bir arada
tutuacak “yasa” anlayışının
simgesidir. Antigone ise, gelenek
ve din kurallarına bağlı eski
toplumsal düzenin simgesi.
Çatışmanın özü budur. Kadın-erkek
karşıtlığı, doğa yasaları-insan
yasaları çatışması vs. Bunlar
metne sonradan yamanan ve çoğu
akademik kaynaklı safsatalardır.
“ANTİGONE”yi bu referanslarla
açıklamaya çalışan birinin
kaçınılmaz olarak geleceği nokta,
metnin “açık yapıt” olduğunu
söylemektir. 5. yy. Atina
toplumumun külliyen bildiği
öyküleri yeniden anlatmaya soyunan
biri, yapıtını “açık”ta bırakmaya
kalkarsa, “açıkta” kalırdı. “ANTİGONE”,
bağrından çıktığı toplumun
insanına; Türk halkı kadar uzak
değildi. “ANTİGONE” o insanların
öz kültürel varlığıydı. Ama Türk
halkı için –doğal olarak- bunu
söyleyemeyiz. O zaman?.. Gelsin
“açık yapıt” kavramı. Kim çıkıp da
açıkları kapatacak?..
Fakat AEM’nin aşağıdaki
saptamaları çok doğru:
“(...)
‘Antigone’deki tek izleğin birey
ile devlet arasındaki çatışma
olduğu yönündeki yaygın kanının
kökleri ise, oyunun yazıldığı
döneme ait değil, Avrupa’da modern
devletin yükseldiği ve
devlet-birey ilişkilerinin yeni
bir gözle tartışılmaya başladığı
döneme ait.
(...)”
Uğur
Mumcu’ya ait bir anekdot geldi
aklıma. Hani sakıncalı piyade
olarak askerliğini yaparken, bir
subay Uğur Mumcu’yu yanına çağırır
da, havadaki bir jet uçağını
göstererek der ki: “Bak Uğur! Şu
uçak var ya? İşte bu uçağın
motorunu Amerika yapar. Bu uçağın
lastikleri Amerika’dan gelir. Bu
uçağın benzinini Amerika verir. O
verirse uçar bu uçak, o vermezse
uçmaz....” Uğur Mumcu da içinden
geçirir: “Nihayet işte, gerçekleri
gören, yurtsever bir subay...” Tam
o sırada subay der ki: “İşte bütün
bunların sebebi Rusya’dır!”
Bu
saptamayı yapan AEM’nin,
“ANTİGONE”yi en doğru okuyacak
insanlardan olması gerekir. Ama O
doğru okumak bir yana, yazılana
ekler, yamalar yapıyor.
“ANTİGONE”ye getirilen bütün
yorumlar, Batı kökenlidir.
Üniversitelerde hocalarımız, Batı
kökenli bu yorumları alır,
öğrencilerine aynen aktarırlar. Bu
yalnızca bilgi yetersizliği
değildir, esaslı bir bilinç ve
yöntem yetersizliğidir de.
Ellerindeki antik tragedyalara,
öğrencilerine öğrettikleri “oyun
inceleme” ve “dramaturgi” yöntemi
ve teknikleriyle yaklaşsalar,
doğru çözümlemeler
yapabileceklerken, onlar Batı’dan
aldıkları “yama”ları “yorum” diye
tekrar ederler.
Antigone adlı oyun kişisi, metnin
hiçbiryerinde “birey” olmaktan söz
etmez. Her yerde bağırına bağırına
dini ve geleneği referans olarak
verir; fakat tiyatrobilimcilerimiz
hâlâ doğal yasalardan, birey
olmaktan, kadın haklarından söz
ederler...
Ne
zaman burjuva sınıfı tarih
sahnesine çıktı, “birey” kavramı
ve olgusu ortaya çıktı. Ve ancak
ondan sonradır ki, tiyatro
sahnesine “karakter” çıktı. Yani,
toplumsal hayattaki “birey”in
tiyatro sahnesindeki karşılığı
olarak “karakter”! Ondan önce
yoktu. Tiyatronun, Burjuvazinin
ortaya çıkışından önceki sürecinde
“karakter” yoktur. Ne halk
tiyatrolarında, ne ortaçağ
tiyatrosunda ne de antik Yunan
tiyatrosunda. Oyun kişilerinin
hepsi “tip”tir ve kişiliklerinde,
temsil ettikleri toplumsal
değerleri barındırırlar, bu
şekilde anlam kazanırlar.
Aksiyonun gelişimi buna bağlıdır.
İşte bunun için Aristoteles
“hikâye”yi “karakter (“oyun
kişisi” olarak anlamak gerekir
burada)”in önünde tutar.
Sokrates’in ölümünü anımsayın.
Neyle suçlanmıştı? Yeni tanrılar
icad etmekle. Oysa Sokrates, 5.
yy. Atina’sının görece ileri
düşünce ortamında, zamanın ötesine
geçmiş; Atina toplumunun üzerini
bir şemsiye gibi örtecek ve onu
bir arada tutacak “yasa”
kavramının yanısıra; bütün özel
ocak ve klan tapımlarını ortadan
kaldıracak olan “tek tanrı”
düşüncesinin de önünü açmıştı.
Yani, çok ileri gitmişti. Sokrates
bunun için öldürüldü. Kaçmasını
öğütleyen öğrencilerine söylediği
söz anlamlıdır: “Bizim yasadan
başka efendimiz yoktur”. O’nu
ölüme mahkum eden yasadan söz
ediyor. Çünkü, yanlış bir hüküm
verilmiş olsa da, yasaya bir kere
karşı gelmek, onu yok saymaktır.
Yasanın olmadığı bir toplumun
kaosa sürüklenmesi kaçınılmazdır.
Kreon-Antigone çatışmasını
öncelikle yazıldığı zamanın sosyal
ve ekonomik yapısı içinde anlamak,
anlamlandırmak gerekir. Bunun için
de, metni okumak ve onu anlamak
gerekir. Anlamadıktan sonra,
“yeniden okumak”, “yorumlamak”,
“açık yapıt” gibi yaklaşımlar,
gözbağcılığına girer.
“(...)
Bir oyunun söyleyebileceği sözün
metinle sınırlandığına inanan bir
tiyatro anlayışını benimsemiyorum.
(...)
Metinsiz tiyatro yapın?
“(...)
Kaldı ki, Sofokles’in de böyle
metin yazdığını hiç sanmıyorum.
(...)”
İşte
buna demagoji derler. Hani
Kharon’un eline üç beş YTL
sıkıştırsak, bizi sandalına alıp
Akheron’u geçirse de, Sophokles’i
bulsak Hades’te, sorsak adama.
Neyse, çağdaşı Sokrates’e
sığınayım ben de: “Sanı (doxa)
insanı yanıltabilir”.
“(...)
Üstelik,
şu dünya üzerinde hiç kimse bu
konuda kesin bir yargı öne
sürebilecek bilgiye sahip değil.
Neden? Çünkü bu oyunların hangi
sahnesel konsept içinde
gerçekleştirildiklerine dair somut
bilgiler yok denecek kadar az. Bu
konuda söylenen, ne kadar kesin
tonlarla ifade edilirse edilsin,
eninde sonunda yorumdan öteye
gidemiyor, bence işin güzelliği de
burada.
(...)
İşin
“güzelliği” değil ama, işin
“kaçamağı” burada.
“ANTİGONE”nin yazıldığı zaman
nasıl sahnelendiği, teknik
olanaklar ve sahne estetiğinin
nasıl olduğu gibi konular,
ikincildir. Ve bugün, o günün
tiyatrosunu birebir gerçekleştirme
olanağı ve gereği olmadığına göre,
önemli de değildir. Kreon ha kiton
giymiş, ha takım elbise, ne fark
eder? Antigone sahneye çarşafa
sarınıp (yanlış anlaşılmasın,
yatak çarşafına) çıksa ne olur?
Önemli olan, oyun içindeki
ilişkilerin o zaman göre doğru
anlaşılması; o zamanın toplumsal
ve siyasal durumu açısından
gereken çözümlemelerin doğru
olarak yapılması ve ondan sonra
bugünün toplumuna bunun nasıl
aktarılacağı yönünde karara
varılmasıdır. Ve bu konuda da,
tarih, sosyoloji, felsefe ve
arkeoloji bilimlerinin ortaya
koyduğu geniş bir bilgi birikimi
vardır. 5. yy. Atina toplumuna yön
veren siyasal yapıyı, felsefeyi,
ekonomik durumu bilebiliriz. 5.
yy.’a varana kadar geçirilen
toplumsal sürecin niteliklerini,
gelişimini anlayabiliriz. Önemli
olan budur. “Bilinebilir” olanlar,
“bilinemez” olanlar karşısında
kıyaslanmayacak kadar çoktur.
“Bilinemez”leri büyütüp,
“bilinebilir” olanları gözden
kaçırmak olmaz.
24
Saat Gazetesi’ne geçelim. 13. 12.
2005 tarihli haberde, AEM’nin şu
sözleri var:
“(...)
Antigone seyirciye bir değil, pek
çok mesaj verecek. Bu nedenle
oyunu, özellikle bir döneme
kapatmamaya dikkat ettik.
Mitolojik köklerinden günümüze
kadar gelen süreci sahnelemeye
çalıştık. Bu bir ritüel erginlenme
oyunudur. Eseri herhangi bir
ülkeye herhangi bir çağa
oturtmamaya özen gösterdik. Antik
Yunan köklerinden alıp,
çağrışımlarını ve mesajlarını
bugüne taşımaya çalıştık.
Dolayısıyla Antigone’nin en
entelektüel seyirciden en sıradan
vatandaşa kadar herkese vereceği
çok güçlü mesajlar var.
(...)”
Ben
Türkçe biliyorum. Alıntıladığım
metinde geçen sözcükleri,
kavramları biliyorum. “Ritüel”
nedir, “erginlenme” nedir,
biliyorum. Diger sözcükleri de
biliyorum. Gelgelelim, bunca
bilinen, bana birşey bildirmiyor.
Anlamıyorum. Bir anlam bozukluğu
var gibi. Sanırım, bu haberi
hazırlayan, AEM ile konuştuktan
sonra, aklında kalanları, aklında
kaldığı kadarıyla sonradan kaleme
almış ve bu sayıklama çıkmış
ortaya.
08.
12. 2005 tarihli Cumhuriyet
Gazetesi’nde yayınlanan
röportajdan:
“(...)
-
Antigone tarihteki ilk anarşist
kadın olarak biliniyor. Bu
karakteri neden seçtiniz?
(...)”
Soruya takıldım. Antigone,
tarihsel bir kişilik değil.
Gerçekten yaşamış biri değil,
kurmaca bir kişilik. Bir oyun
kişisi. Ve AEM, bu adı taşıyan
karakteri değil, bu karakterin de
içinde yer aldığı “ANTİGONE” adlı
oyunu seçmiş olmalı. Sahnelemek
için yani.
AEM
yanıt veriyor:
“(...)
Antigone, konservatuvar
yıllarından beri hep zihnimi işgal
etmiş bir konuydu. Çok yönlü ve
katmanlı bir oyun.
(...)”
“Konu”, “kişi”, “oyun”... Hepsi
Antigone.
“(...)
Oyunda devlet, birey, yaşayanların
ve ölülerin hakları, gençlik ve
yaşlılık, tanrılar ve insanlar,
kadın ve erkek çatışması yoğun
olarak işleniyor.
(...)”
Unutulan birkaç tanesini de ben
ekleyeyim: “Kuşlar ve köpekler”
(Ölüyü siz mi önce yiyeceksiniz,
biz mi anlamında.), “Aşk ve
nefret” (Kreon ve Haimon
kişiliklerine sinmiş bir
şekilde.), “kısa çöp ve uzun çöp”
(Ölü’nün başında kim nöbet
bekleyecek diye kur’a çekiyor ya
askerler.)... Uzar gider.
“(...)
Ben, metni yazıldığı döneme uygun
olarak düzenledim.
(...)”
Metinde yazıldığı döneme uygun
olmayan neler, nereleri vardı ki;
“yazıldığı döneme uygun olarak”
düzenlendi?
“(...)
-
Yurtiçinde olduğu kadar
yurtdışında da birçok oyuna oyuncu
ve yönetmen olarak imza attınız.
Avrupa ve Türkiye’deki tiyatroya
bakış açılarını nasıl
değerlendirirsiniz?
MESCİ- Çok farklı. Biz Avrupa’dan
bu alanda da çok gerideyiz.
(...)”
Bu
durum, AEM için büyük şans.
Yakınmamalı, dua etmeli. Yoksa bu
safsataları kime anlatırdı?
“(...)
...Her şeyden önce coğrafyamızın
farkında değiliz. Sanatın
fışkırdığı bir alanda yaşıyoruz,
ancak kullanmayı bilmediğimizden
gelişemiyoruz. Kötü taklitçiler
olduğumuz için de kendi
uygarlığımıza has bir anlayış
geliştiremiyoruz.
(...)”
İnsanın içi burkuluyor...
Yukardaki alıntıda yer alan
sözleri AEM adına düzeltiyorum:
“Her şeyden önce coğrafyamızın
farkında değilim. Sanatın
fışkırdığı bir alanda yaşıyorum,
ancak kullanmayı bilmediğimden
gelişemiyorum. Kötü taklitçi
olduğum için de kendi uygarlığıma
has bir anlayış geliştiremiyorum”.
18
Kasım 2005, Ancyra’dan:
“(...)
Sahnelediğiniz
oyunlar genelde kadının toplumla,
gelenekle, iktidarla çatışması
üzerine. Bu konuda ne
düşünüyorsunuz?
Özellikle doğu toplumlarındaki
kadın sorunu, bir sömürge
sorunuyla eş değerde. Bakın, bugün
hala türban tartışılıyor. Kadın
sorununu çözememiş bir toplum
hiçbir sorununu çözemez. Yaşam bir
döngüdür, bir insan olarak, bir
ülke olarak, dünya olarak bir üst
noktaya sıçrayamazsanız olaylar
aynı noktada dönüp durur. Antigone
de bu döngüyü anlatıyor zaten.
(...)
Sayın okuyucu, burada bir mola
almak istiyorum. Düşüneceğim,
kafamı toparlamaya çalışacağım,
anlamaya çalışacağım...
Şimdi; alıntının ilk cümlesi,
kadın sorununun, genel olarak
sömürü olgusunun içinde yer
aldığını ve hatta bununla eş
değerde olduğunu anlatıyor
herhalde. Peki. İkinci cümle,
türban sorununu gündeme getiriyor;
bunu ilk cümleyle bağdaştırdığımız
zaman, bunun sömürü sorunu içinde
değerlendirmemiz gerekiyor
sanırım. Üçüncü cümleyle birlikte
değerlendirilince, türban
sorununun, kadının çözülemeyen
sorunlarından olduğu ve
dolayısıyla sömürüyle ilişkili
olduğu anlaşılıyor gibi geliyor
bana. Dördüncü cümle, bu soruna,
buraya kadar getirdiği mantık
silsilesine felsefi bir anlam
kazandıracak şekilde genişletiyor,
ve... Beşinci cümlede benim kafam
yine karışıyor. Yani, Antigone ne
anlatıyor? “Bütün kadınlar türban
takmalı” mı diyor, “takmamalı” mı
diyor yoksa “isteyen taksın,
istemeyen takmasın” mı diyor? AEM
ne diyor?
Ben
şunu diyorum: Türban sorunu kadın
sorunu filan değildir; Cumhuriyet
devrimlerine karşı bir
başkaldırının, karşıdevrimin
bayrağıdır ve Antigone de
karşıdevrimin bayraktarıdır.
Bilindiği gibi, Sophokles seçkin
bir aileden gelir ve bu seçkinci
kültür içinde eğitilmiştir. 5. yy.
Atina’sının yönetim hiyerarşisi
içinde bulunmuş, önemli yönetsel
görevler almıştır. “Strategos”
(Askeri ve sivil yönetim
yetkilerini en üst düzeyde elinde
bulunduran yönetici. Seçimle
belirlenirdi ve belirli bir süre
için görev yapardı.) olarak görev
yapmıştır.
Peki, madem ki devlet adamı idi,
neden devlete başkaldıran
Antigone’nin tarafını tutsun,
değil mi ya?
Yine
5. yy. Atinası’nın toplumsal,
ekonomik, siyasal ve düşünsel
ortamına bakmak gerekir. Atina
toplumu, birbirine kanbağıyla
bağlıydı. Toplumsal düzenin özü,
buydu.
Klan
tipi toplumsal örgütlenme
gelişmiş, göçebelikten
yerleşikliğe geçilmişti. Klanların
yerleşim birimleri olan “demos”lar
(Köy ile kent arası yerleşim
birimleri.) gelişti, başka
demoslarla (dolayısıyla klanlarla)
birleşti ve “kent”ler oluştu.
Kentler, birçok klanı içinde
barındıran, birçok kabileden
oluşan toplumsal yapılanmalardı.
Atina kent-devleti, bunun en olgun
örneğidir. Böylesine karmaşık bir
toplumsal yapı içinde, “temsil”
önemli bir sorundu. Ve bu temsil,
“kişi” bazında değil, “klan” ve
“kabile” bazındaydı.
Her
klanın belli bir yerleşim bölgesi
ve “Oikos” (Dört kuşakla sınırlı
geniş aile birliği)
temsilcilerinin (Babaların) bir
araya gelerek oluşturduğu “klan
meclisi” vardı. Bu meclis, kendi
içinde bir başkan seçerdi. Ve
başkan, klanı bir üst örgütlenme
olan “kabile meclisi”nde temsil
yetkisi ve göreviyle donatılırdı.
Oikos’un kalbi, evde, ocağın
yandığı yerdi. Baba, oğullarıyla
burada oturur, önemli konuları
onlarla burada konuşur, karar
verirdi.
Klan’ın kalbi, klan şefinin
evinde, ocağın yandığı yerdeydi.
Bir avlu, ortada ocak ve
kenarlarda oturma yerleri. Burası,
diğer klan şeflerinin ağırlandığı,
klanı ilgilendiren kararların
alındığı mekândı.
Kabile için de aynı şeyleri, daha
geniş ölçekte düşünmeliyiz.
Ve
kent-devlete gelince; devletin
kalbi kent konağında atardı.
Kentin ocağı, yani yaşamın
belirtisi, canlılığın simgesi
ateş, burada yanardı.
Tragedya yazarları, işte bu mekânı
aldılar ve artik tragedyanın
değişmez mekânı yaptılar: “Üç
kapı”nın öyküsü budur.
İnsanın hayvan sürüsünden ayrılıp,
toplumsallaşma sürecinin bütün
aşamalarında yanından ayırmadığı;
canlılık veren, koruyan, ısıtan,
aydınlatan kutsal ateş,
göçebelikteki bir varmış bir
yokmuş kamplardan, kent konağına
kadar böylece taşındı.
Ve
5. yy. Atina’sında, filozoflar
çıktı ortaya. Eşitliği
sorguladılar. Stoacılar, sofistler
düşüncenin sınırlarını ve uygulama
alanlarını öylesine genişlettiler
ki; devlet düzenini tehdit eden
düşünceler çıktı ortaya. “Herkes
eşit doğduğuna göre, bütün
insanlar eşittir”, diyenler bile
oldu. Özgür yurttaşlarının
sayısını katbekat aşan sayılarda
köle çalıştıran, köle emeği
üzerinde yükselen Atina için, bu
büyük bir tehditti. “Devlet”in
niteliği de tartışılmaya
başlanmıştı.
Sophokles, bir aristokrattı.
Devlet anlayışı, devleti yönetim
anlayışı, bu kültürden
besleniyordu. O’na göre devlet,
tanrısal kurallara göre
düzenlenmeliydi; şimdiye kadar
olduğu gibi. Yeni yaklaşımlara,
aristokrat çıkarları yerle bir
edecek ve insan aklının ürünü yeni
yasalara terk edilemezdi. “Eğer
böyle olsaydı ne olurdu/ne
olmalıydı?..” İşte bu sorunun
yanıtı, “ANTİGONE”dir. İşte burada
Sophokles, yazarlığını sınıfının
hizmetine verdi. Kreon’un temsil
ettiği devlet anlayışı,
Sophokles’in devlet anlayışı
değildi. O’nun devlet anlayışını
Antigone yansıtıyordu. Ve
Sophokles, Antigone’yi öyle güzel,
öyle etkileyici bir yenilgiye
uğratıyordu ki oyununda; “galiptir
bu yolda mağlup...” oluyordu
sonuç.
“Usta”nın kurduğu tuzak bugün bile
tıkır tıkır işliyor.
Önümüzdeki hafta da devam
edeceğim...
|