tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları çocuk tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatro tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatr
 
     
 

 
     
     
     
     
coskunir@mynet.com

ANTİGONE

(Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)

3. Bölüm

 

 
 


Bu bölümde de Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği, Ankara DT yapımı “ANTİGONE” üzerine, basında çıkan haber, eleştiri ve röportajlardan bazılarını ele alacağım. Ancak bu kez ağırlık; “ANTİGONE” ve AEM’den çok, bu oyunu değerlendirenlerde olacak.

Alıntıları italik, bana ait olan bölümleri de normal karakterde yazdım. Ayrıca yine, alıntıları “(...) (...)” arasına aldım.

20. 02. 2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde AEM “Koro kullanımı üzerine” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“(...)

Antik tragedya sahnelemenin insanın karşısına çıkardığı en önemli sorunlardan biri de hiç kuşkusuz korolara nasıl yaklaşılacağı, koral bölümlerin nasıl ele alınacağıdır. Sorunu şu şekilde tanımlamak mümkün sanırım: Oyunla ilgili yorumların aktarıldığı, zaman zaman yazarın doğrudan devreye girdiği, zaman zaman da ana aksiyona yan yollar açmak için kullandığı uzun şiirlerden oluşan bu bölümler günümüz seyircisine nasıl sunulabilir?

(...)”

Koronun “uzun şiirlerinin”, yazar tarafından ana aksiyona yan yollar açmak gibi bir amaçla kullanıldığı doğru bir algılama değildir. Yazarın yaptığı, seyircinin zaten bildiği dinsel (mitolojik) öyküleri onlara anımsatmaktır. Bu, dolaylı bir anlatımdır ama tamamen asal aksiyona hizmet eder, yan yol açmaz. Bir anlamda, dratik durumu özetleyip, sağlamlaştırıp; yeni bir dramatik durum için sıçrama tahtası olarak kullanmaktır. Bu durumda, Koro’nun söylediklerini bugünün seyircisinin (hele farklı bir kültürel mirasa sahip seyircinin) anlaması ve oyun bağlamında anlamlandırması neredeyse olanaksızdır gerçekten.

O zaman, öncelikle, yönetmenin Koro’yu ve Koro parçalarını tarihsel ve toplumsal orijin bakımından kavraması ve ancak ondan sonra kültürel değiştirme/dönüştürme ve anlamı, seslendiği seyircinin kültürel yapısına, algısına uygun olarak yeniden yaratması sözkonusu olabilir. Ve bu, gereklidir.

Koro’nun asal aksiyonu geliştirecek ve yeni bir dramatik durum yaratacak nitelikteki parçası, bugünün seyircisine ve kültürüne uzak bazı öyküler anlatır. Bu öyküleri ne kadar anlaşılır bir biçimde aktarırsanız aktarın, “öykünün temsil ettiği alt anlamı” aktaramazsınız. Çünkü bu alt anlam, kültürel miras ile aktarılmış olanın anımsanmasıdır aslında, bu miras yoksa, anımsanacak birşey de yoktur.

Fakat, yönetmen, anlatılan öyküdeki alt anlamı çözmek zorundadır. Bunu başarabilirse, doğru aktarım için ilk ve en önemli adımı atmış olur. Fakat bunun için de, genel olarak tragedyanın ve özel olarak da Koro’nun tarihsel ve sosyolojik altyapısını çözmek gerekir. Eğer sosyolojik bir bakış açınız yoksa; bilimsel araştırma yöntemini kullanmıyorsanız ve evreniniz sahne kullanımı, teknikler ve estetik ile sınırlıysa; bunu yapamazsınız. Örneğin, Koro’nun varlığını ve anlamını kavramak için onun sahne üzerindeki durumu ve tarihsel olarak bu anlamdaki teknik birikim ile yetiniyorsanız, açmaza düşmeniz kaçınılmazdır. Çünkü:

“(...)

...antik Yunan tiyatrosu denince akla gelen MÖ V. yüzyıl tiyatrosunun somut olarak neye benzediği hakkındaki veriler son derece yetersiz.

(...)”

Evet, bu doğru. Ama, yetersiz olan bu verileri değerlendirecek tarihsel ve sosyolojik bakış açısından yoksunsanız, durum daha da beter bir duruma gelir. Çünkü bu sefer de, “Yahu, zaten teknik ve estetik veriler yetersiz. Ne yapayım? Ben de boşlukları kendi estetik yaklaşımım çerçevesinde, kendimce doldururum” demek zorunda kalırsınız ve sonuçta “ben yaptım oldu”lar çıkar ortaya. Açık denizde yol almak zorunda olan bir gemiyi, fırtınalı, karanlık, yıldızsız bir gecede içgüdülerle doğru rotada tutmaya çabalamak gibi birşey bu. Başarı şansı yoktur.

AEM’nin sahneleyişinde de Koro adına birçok yanlış, keyfî uygulama var. Koro’nun üyeleri belli değil, nitelikleri belli değil, herkes girip çıkıyor, biçem adına birlik yok, anlamsal bütünlük yok. Üzüm ezme ritüelinin (gereksiz olarak) gösterildiği bölümde, Aphrodithe, aşk, gibi isim ve kavramlar geçtiği için olsa gerek; esriklik içinde, kikirdeşen kızlar gördük, şarkılarını söylediler. (Oyunu izlediğimden bu yana epey zaman geçti, belleğimin beni yanıltması ve yanlışa düşürmesi olasılığına karşın, bunu göze alarak yazacağım) Bir önceki sahne, Kreon ve Haimon’un çatıştığı, sert bir sahne. Bu sahne sonrası, Koro’nun mitolojik öykülere anıştırmalar yaparak söylediği parçasının özü şudur: “Tüh! Baba ile oğul bir kadın yüzünden birbirlerine girdiler.” Bu, gelinen aşamanın yorumudur. “...Şimdi herşey daha kötü olacak”. Bu da, gelecekte yaşanacaklar için bir öngörü ve yeni dramatik durum hazırlığıdır. Bu parça bir yakınmadır. Geleceğe yönelik korku, endişe ve yaşananlara hayıflanma vardır. Sevinç, coşku, neş’e yoktur ve fingirdek kızların yapacağı yorumlar değildir bunlar. Sosyolojik ve tarihsel olarak yönetmenin yorumu yanlıştır ve böyle olduğu için, dramaturjik açıdan da yanlıştır elbette. Pusula yoksa, doğru rota bulunamaz.

Koro, kimdir? Kimler oluşturur Koro’yu?

Güngör Dilmen çevirisi “ANTİGONE”nin kastında, Koro “Thebailılar” olarak tanımlanıyor, S. Ali tercümesinde ise “Thebaili ihtiyarlar”. İngilizce çeviride (General Publishing Company ltd-Canada.) “The Chorus is composed of Senators of Thebes” (Koro, Thebaili senatörlerden oluşur) deniyor. R. C. Jebb çevirisinde ise “Chorus of Theban Elders” (Thebai ihtiyarları korosu) olarak tanımlanıyor.

Koro’yu, “Thebailı ihtiyarlar” olarak alalım. Thebai’da kaç ihtiyar vardır acaba? Kreon, bütün Thebailı ihtiyarları mı çağırtmıştır sarayının (kent konağının) önüne? Yoksa bazılarını mı? Oyunda buna dair bir belirleme var mı? Yok. O zaman, şöyle düşünmek zorundayız: “Demek, bu tür çağrılara katılabilecek olan ihtiyarların kimlikleri, nitelikleri ve sayıları o kadar belli ve alenî idi ki, ayrıca belirtmeye gerek yoktu.”

Öyle ya, diyelim ki bugün, TBMM toplanacak. Meclis Başkanı çağrı çıkarırken, “Meclisi topluyorum” dedikten sonra bütün milletvekillerinin adını tek tek sayar mı? Bunu yapmaya kalksa, deli derler adama. Neden? Çünkü milletvekilleri zaten bellidir. Seçilmişlerdir, belli bir süre için milleti temsil yetkileri ve sorumlulukları vardır. İsmen çağrılmaları gerekmez. Meclis toplanıyorsa, doğal olarak meclisi oluşturan temsilciler (milletvekilleri) meclisteki yerlerini alacaklardır.

Peki, bu “ihtiyarlar”ı kim seçmişti? Kral Kreon mu?

Bu ihtiyarların kimi temsil ettikleri sorunu çözülünce, herşey açığa çıkar: Bugün, TBMM’nde vekil olarak bulunanlar, milletin tamamını temsil ederler. Doğaldır, çünkü Türkiye Cumhuriyeti, “ulus” aşamasına gelmiş ve devlet anlayışı da buna uygun olarak gelişmiş, örgütlenmiştir. “ANTİGONE”nin, 5. yy. İtibarıyla tarihsel bir oyun olduğunu belirtmiştim. Yani, İÖ. 5. yy.’dan geriye doğru, artık yılların sayılmayacağı bir zamana doğru gidiyoruz demek oluyor bu. Devlet ve toplum yapısı nasıldı o zamanda? Birbirine kan bağıyla bağlı, klan yapısının egemen olduğu topluluklar dönemine kadar gitmemiz gerekir. Toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda kişiselliğin olmadığı; klanın bir bütün olarak, kendini oluşturan üyelerinin üzerinde olduğu ve her türlü toplumsal davranışı belirlediği bir zamana. Temsil niteliği ve yetkisi de, bu anlamdadır. Klanın şefi, bulunduğu her yerde klanı temsil eder ve bu doğaldır. Ve klan şefi, klanın içindeki oikosların başındaki erkekler arasından “seçilir”. Egemenliği mutlak değildir. Klan meclisi, kendi içinden bir şef seçer. (Bu seçim, bugünkü anlamıyla demokratik seçim olgusunu getirmesin akla. Belki askerî açıdan en güçlü olan klan, kendi şefini meclisin başına geçiriyordu. Ama daha önemli olan, şu: Hiçbir şef, meclisin onayını almadan iş göremezdi. Meclisi ikna etmek zorundaydı. Hatta, gönlü olmasa bile, meclisin iradesine boyun eğerek, istemediği kararları alıp, uygulamaya koyuyor olabilirdi. Kreon “kral” olarak tanımlanır. Bu tanımlamalar da, bugünden geçmişe yapılan yüklemelerdir; çünkü bu kralların, yakın geçmişin kralları ile ilgisi yoktur. Bu krallar, egemenlikleri “mutlak” ve otoriteleri “sonsuz” olan krallar değillerdi.

En güzel tanım, “Çoban Krallar” deyimidir. Anımsayın, Akhilleus, Odysseus, birer çoban kraldı. Yani bunlar, klanlarının şefiydi. Barış zamanında atını tımar eden, sürülerini otlatan, tarlasını süren insanlardı. Savaş zamanı, atına binip, kılıcını eline alan ve klanın erkeklerini topladığı gibi, düşman üzerine atılan insanlardı. Klanı ilgilendiren bir konuda karar alacaksa, meclisi toplar, başkanlık eder ama meclisin aldığı kararı uygulardı. Zaten, bir çoban kralın meclise rağmen karar alabilme ve iş görebilme durumu yoktu. Klan üyelerinin onaylamadığı, katılmadığı bir kararın hayata geçme şansı yoktu ki?

İşte Kreon böyle bir “kral”dır ve Thebailı ihtiyarlar da, klan şefleridir. Her biri kendi klanını temsil eder. Çıkan yasalarda, alınan kararlarda klanının çıkarını gözetir ve korur.

İliada’dan anımsayalım: Akhilleus, hak ettiği “geras” (savaş ganimeti) olarak Briseis’i alır. Savaşan her ordu, savaş ganimeti alır ve bunun da kendi içinde bir hiyerarşisi ve geleneği vardır. Agamemnon, Akhilleus’un “geras”ına el koyar; Briseis’i kendine alır. Bunun üzerine Akhilleus, Agamemnon’a karşı çıkar ve postasını koyar: “Madem ki Agamemnon geleneğe karşı çıkıp, benim hak ettiğimi benden alıyor, o zaman savaşmıyorum ben de!..” Buna karşılık, Agamemnon ne yapıyor Akhilleus’a? Ne yapabiliyor? Hiç... Oysa Agamemnon birleşik ordunun başkomutanı? Kral? Burada sökmüyor. Çünkü, haksız ve geleneğin belirlediği doğrulara aykırı bir iş yapıyor.

Evet, kralın otoritesi karşı konulmaz değil. Bu yüzden krallar, meclisle uyum içinde olmak ve klanları memnun etmek zorunda.

“ANTİGONE”de “kral” Kreon, meclisi toplantıya çağırmıştır. Nereye? Kent konağına. Kutsal ateşin yanında, kamusal alanın doruğundaki mekânda, meclis toplanır. Kral sunumunu yapar ve aldığı karar için meclisin onayını ister. Yapılan eylemin doğası, budur. Koro da, budur.

Bu tarihsel ve sosyolojik altyapıdan yoksun olarak Koro tasarımı yapılmaz. Ne bilimsel olarak ne de sanatsal olarak. Bu nedenledir ki, Haimon-Kreon sahnesinden sonraki Koro parçasını fingirdek kızlar söyleyemez ve o parça eğlenceli bir şarkı değildir. Koro’nun yapısı, her an birilerinin dahil olup, canı sıkılınca da ayrılacağı gevşeklikte değildir. Oraya her isteyen, istediği anda girip-çıkamaz.

Koro’nun hayattaki anlamını dönemi içinde kavrayamaz ve onu içi boş bir sanatsal form olarak düşünür ve “kendinizce” doldurmaya kalkışırsanız, başarılı olamazsınız. AEM de başarılı olamamış bu konuda.

Tarık Günersel’in 31. 01. 2006 tarihli Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Antigone için Ankara’ya gidin” başlıklı yazısından:

“(...)

Mesci’nin Sofokles’in piyesinden hareketle oluşturduğu metni benimsedim.

(...)

 AEM’nin de açıkladığı bir gerçek bu; Sophokles’in “ANTİGONE” metnine, -yine Sophokles’e ait olsa da- başka oyunlardan alınan metinler eklenmiş. Sahneleme ve koreografide de –bana göre yanlış olan- AEM’nin “kendince” yaklaşımlarıyla birleşince; bu “ANTİGONE” metninin ne kadar Sophokles’e ait olduğu sorusu akla geliyor. Bu tür çalışmalar yapılamaz mı? Yapılabilir. Ancak, çalışmanın bu niteliğinin oyunun afişinde belirtilmesi şartıyla. Ben bir seyirci olarak, Sophokles’in “ANTİGONE”sini seyretmek üzere tiyatroya gidiyorsam ve oyunun afişi beni buna yönlendiriyorsa; Sophokles’in “ANTİGONE” metniyle karşılaşmak isterim. Sürpriz istemem.

Ayrıca; bir yönetmen, klasikleşmiş bir metni yeniden okuyor ve yeni bir sahneleyiş gerçekleştirmek istiyorsa, bunu metnin orijinali üzerinden yapmalı ki, bir anlamı olsun. Yönetmen metni yeniden “yazar”sa, adı üzerinden, bu “yeniden okuma” değil “yeniden yazma” olur. Bu da yapılabilir, örnekleri vardır. Ama seyirciye sürpriz hazırlamak olmaz. Sophokles’in metnini yeniden yazmaya kalkmak da, hayli iddialı bir iş. Usta rahmetli sağ olsaydı ne derdi acaba bu işe?

Tarık Günersel’in “metni benimsedim” sözü de biraz kaçamak. “Beğendim” deseydi, “çok güzel olmuş” ya da “orijinalinden daha başarılı” deseydi, daha açık bir ifade olurdu.

Hikmet Çetinkaya’nın 28. 12. 2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde “Politika Günlüğü” köşesinde yayınlanan “Evvel Zaman İçinde...” başlıklı yazısından:

“(...)

Nedense birden Ankara Devlet Tiyatroları Sahnesi’nde Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği ‘Antigone’ oyununu anımsattı...

Mustafa Pamukoğlu Cumhuriyet’te oyunu çok beğendiğini yazmıştı bir süre önce...

İbrahim Yıldız, Alev Coşkun, Mustafa Pamukoğlu Ankara’da oyunun galasında bulunmuşlardı...

Ben çağrılı olduğum halde gidemedim, yoğun işlerim nedeniyle...

Oyunda Kreon, kendisini Tanrısal gücün çok üstünde görür ve iktidarının hiç yıkılmayacağını sanır...

Kreon bir çelişkiler yumağıdır...

İnatçı mı inatçı!..

(...)”

Hikmet Çetinkaya’nın “ANTİGONE” yorumu üzerinde durmayacağım. Bu alıntıyı yaptım; çünkü, bir şeye aklım takıldı.

Diyelim ki, “ANTİGONE” üzerine düşünceleriniz, bilenen şekilde. Herhangi bir sebeple; diyelim bir kitap okurken, bir olay karşısında kaldığınızda, biriyle konuşurken, çağrışımsal olarak bir oyun metnini anımsayabilirsiniz. Bu, “ANTİGONE” de olabilir, başka bir oyun da ya da bir nesne, bir başka şey. Bir sürü şey olabilir. Fakat, Hikmet Çetinkaya “ANTİGONE”yi anımsamış. Olabilir. Ama şu biraz garip; çağırışımın refleksif etkileşimi, insanı şu ya da bu şekilde etkileyen bir iç ya da dış etken olmasını gerektirir. Garip olan şu ki; Hikmet Çetinkaya, bir zamanlar okumuş ve etkilenmiş olduğu “ANTİGONE” metnini anımsamıyor da, AEM’nin yönettiği “ANTİGONE” adlı oyunu anımsıyor. Bana garip gelen, bu. Seyredilmemiş bir oyun nasıl ve neden anımsanır? Seyredilmemiş ama vakti zamanında okunmuş bir oyun ise sözkonusu olan; neden oyunun metni hatırlanmaz?

Bir fıkrayı anımsatıp, başka bir söze geçeceğim:

Adam, avcı. Öyle böyle değil ama, yaman avcı. Bir mecliste oturulmuş, sohbet, meşveret gani. Herkes birşeyler anlatıyor: Cerrah, zor bir ameliyatı nasıl gerçekleştirdiğini; Futbolcu, ta ortasahadan topu nasıl doksana taktığını; müteahhit, nasıl sağlam binalar yaptığını... Bizim avcı, sıkılıyor. Söz bir türlü av meselesine gelmiyor ki, bizimki de sıkı bir av hikayesi anlatsın? Bakıyor olacak gibi değil, muhabbetin tam orta kertesinde “Dannn!..” diye bağrıyor. Herkes şaşkın, susup avcıya bakıyorlar. Bizimki vurguyu üzerine almış olmaktan memnun, sigarasını yakıyor ve başlıyor anlatmaya: “bir gün bir avda, başımdan çok enteresan bir olay geçti...”

Evren Angın’ın 16. 05. 2006 tarihli Radikal Gazetesi Ek’inde yayınlanan yazısından:

“(...)

İsa’dan beş yüzyıl önce, tarih milada doğru ilerlerken, Atinalıların en ünlü ozanı, ‘Kral Oedipus’un ve ‘Antigone’nin yazarı Sophoklesti. Aynı yıllarda Aiskylos da, Euripides de kuşkusuz dünya tarihinin ilk trajedilerini yazıyordu. Çatışmalar, trajik yanlışlar, felaketler, acıklı monologlar ve karakterlerin kendilerini toplumsal ve yaşantısal olarak gerçekleştirmeye çalışırken uğradıkları yıkım temaları, hiçbir trajedi yazarı tarafından bir kez daha böyle ustalıkla bir araya getirilemedi. Dünya edebiyatı yeni bir yazım türünü, trajediyi keşfediyordu.

(...)”

Edebiyat, güzeldir. Önemli ve zor bir sanattır. Bu ayrı. Bir de “edebiyat parçalamak” vardır. Bu, sanat olan edebiyatın yerini asla tutmayan ve çoğu kere samimiyetsizlikle atbaşı giden bir çabadır.

“Keşif”, o güne kadar varlığı olan ancak varlığı insan tarafından bilinmiyor olanın, insan tarafından biliniyor duruma gelmesidir. Atomun varlığı keşfedilmiştir. Ama tragedyanın keşfedilmesi olanaksızdır. Çünkü tragedya, insan iradesinden bağımsız olarak var değildi. İnsan iradesi çerçevesinde “oluşturuldu”. “Yaratıldı”. “Var edildi”.

Artık, yazıyı bitirmem gerekiyor. Toparlamaya çalışacağım...

Sayın Ayşe Emel Mesci’ye: Başta da belirtmiştim, antik Yunan tragedyaları üzerine bir kitap tasarımım var. Bu nedenle, konuya ilişkin materyal topluyorum. Yalnızca yönettiğiniz “ANTİGONE”yle ilgili değil, genel olarak, konuya dair yayınlanan yazıları, ortaya konan görüşleri toparlıyorum. Elbette güncel uygulamalar çok ilgimi çekiyor bu anlamda.

Kitaplaştırana kadar da, konuya ilişkin yazı yazmamak kararındaydım. Sahneye koyduğunuz “ANTİGONE” hakkında yazı yazmayı, görüş bildirmeyi de düşünmüyordum. Çünkü ben eleştirmen değilim, olmak da istemiyorum. Genel olarak antik tragedyalara ve özelde “ANTİGONE”ye yaklaşımınızda, bana göre önemli eksiklikler ve yanlışlar var. Buna rağmen, yazmayı düşünmedim. Ama, “Antigone”yi Deniz Gezmiş gibi biriyle özdeşleştirmeniz karşısında suskun kalamadım.

Sayın Mesci, iyi niyetli olduğunuzdan eminim. Duyarlılığınızdan da kuşkum yok. Ama Deniz Gezmiş yalnızca sizin tanıdığınız ve yalnızca sizin kuşağınızın sahip olduğu bir değer değil.

N’olayıdım, n’olayıdım, oy oy

Okur yazar olayıdım, oy

Deniz mahkemeye düşmüş

Avukatı ben olayıdım...

Bu türküyü ben ve benim gibi pek çok insan söyledi. Bugün dahi, Deniz’in kendini savunması için benim avukatlığıma ihtiyacı yok. Ama şunu bildirmek isterim: Biz buradayız. O türküyü hâlâ söylüyoruz.

Sayın Sevda Şener’e: Hocam... (Sizin ders verdiğiniz sınıfta hiç bulunmadım ama sizin kitaplarınızın, yazılarınızın, konuşmalarınızın sayesinde ve hatta sizin yetiştirdiğiniz öğrencilerin hocam olması ve emekleriyle bugüne geldim. Bütün bunların dışında, insan olarak size saygım, sevgim var. Bu yüzden size “hocam” demekte bir yanlış görmüyorum.)

“ANTİGONE” için yazdığınız eleştiri yazısını okudum. (Hürriyet Gösteri-Nisan 2006, sayı: 279, sayfa:74.) Yazının ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmayacağım. Anlayamadığım bir cümleyi belirtiyorum yalnızca.

“(...)

Ödenekli tiyatronun olanaklarından sonuna kadar yararlandığı için yönetmeni kutlamak isterim.

(...)”

Hocam, siz bizim hâlâ hocamızsınız ve yazdığınız her yazı, söylediğiniz her söz izleniyor. Hâlâ öğretiyorsunuz.

Bilgi, doğru tutumla birleştiği zaman işe yarar. O zaman yol gösterici olur. Bildiğini, düşündüğünü açıkça ve çekincesizce, ardını düşünmeden ortaya koyacak aydın gençlere gereksinimimiz var. Bu gereksinim günden güne artıyor. Bugün, gençlere öğreteceğiniz en değerli bilgi bu olabilir diye düşünüyorum. Yani, bilginin doğru tutumla birleştiği zaman işe yaradığının bilgisi! “Doğru”nun, “gerçek”ten kaynaklandığı ve gerçeği kavramanın yolunun da  “bilimsel yöntem”den geçtiğinin bilgisi! Bilimsel tutumun devamlılık ve tutarlılık göstermek zorunda olduğunun; duruma ve kişiye göre değişen öznel tutumların, değerlendirmelerin bilimsel yöntem içinde yer alamayacağının bilgisi!

Bize bunu “gösterin” hocam.

Sayın Ayşegül Yüksel’e: 10. 01. 2006 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “ANTİGONE” eleştirinizi okudum. Sayın Sevda Şener’den dilediğim, sizden de dileğimdir.

Sayın Cumhuriyet Gazetesi’ne: 45 yaşındayım. Kendimi bildim bileli, evime hergün Cumhuriyet Gazetesi girer.

Cumhuriyet’i okumaya “Malkoçoğlu” çizgi roman tefrikasıyla başlamıştım. Cumhuriyet gelince, koşturup kapardım gazeteyi ve ilk ben okurdum. Sayfaları heyecanla açar, Malkoçoğlu’nun ne yaptığına bakardım. Sonra, Abdülcanbaz’a merak sardım. Abdülcanbaz ve arkadaşlarının Ay’a gidişlerini, oradaki insan-tavuk karışımı yaratıkları, garip geleneklerini heyecanla takip ederdim. Hele o Aldülcanbaz’ın “Osmanlı tokadı” yok mu! Biterdim o hâline.

Ağabeyim, amatör futbolcuydu. İstanbul’daydık. Cumhuriyet Gazetesi, spor sayfasının yarısını amatör sporlara ayırırdı. Ağabeyim, Haydar Spor Kulübü’nün futbol takımındaydı, 2. amatör kümede. Haydar, Gaziosmanpaşa’yla şampiyonluk yarışındaydı, ağabeyim de gol krallığına gidiyordu. Cumhuriyet Gazetesinde fotoğrafı çıkmıştı ağabeyimin, bir de röportajı. Hey be! Mahalledeki çocuklar arasında ne havam vardı!

Sayın Cumhuriyet Gazetesi’ne de bildirmek istediğim bir şey var; hâlâ amatör kümelerde futbolcular koşturup duruyor. Ama Cumhuriyet Gazetesi’nin sayfalarından -aynen diğer basının sayfalarında olduğu gibi- Brezilyalı, bilmemnereli yıldızlar taşıyor. Nerede Langa’nın, Eminönü’nün, Eyüp’ün, bir sürü amatör takımın futbolcuları? Nerede zımpara gibi sahaların isimsiz, seyircisiz savaşçıları?

Birgün bir de bakıyorsunuz, “Güneş Sirki”nin Fransa’daki muhteşem gösterisi birinci sayfadan, fotoğraflı haber olmuş. Bir gün bakıyorsunuz, sabun köpüğü dizilerin bir yazarı ve yapımcısı, henüz yazılmamış, çekilmemiş yeni dizi filminin üzerine konuşuyor yarım sayfa.

Tehlikenin farkında mısın, sayın Cumhuriyet Gazetesi?

Ve Türkiye’de Ayşe Emel Mesci’den başka yönetmenler ve “ANTİGONE”den başka oyunlar var.

Cumhuriyet Gazetesi herkesin.

Yoksa artık değil mi?

Yoksa artık Cumhuriyet Gazetesi de mi “yıldız” yaratmak peşinde?..

Yoksa artık...

 

Üç bölümlük yazımı bitirdim. Türkiye’nin bütün aydınlık insanlarına:

Sevgiyle, mutlulukla, barışla...


 

COŞKUN IRMAK' A AİT ÖNCEKİ YAZILAR

“GENÇLİK TİYATROSU” VE “MİLETOS GÜZELİ”

SARIYLA KIRMIZIYLA ALNIMIN AKIYLA

BELGRAD NOTLARI

BEYAZ ADAM

“ÖRGÜTLENME” ÜZERİNE

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
1. Bölüm

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
2. Bölüm