tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları çocuk tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatro tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatr
 
     
 

 
     
     
     
     
coskunir@mynet.com
   
 

KAVRAMLAR VE SAHİPLERİ

 “Ulus” kavramı, günlük politik yönelişler doğrultusunda, -yöneliş sahiplerince birbirinden farklı pratik anlamlar yüklenerek- kullanılabiliyor olsa da; tarihsel ve sosyolojik olarak, anlamı net bir kavramdır.

(...)

“Bugün, sözlük anlamları aynı olan iki sözcük; “ulus” ve “millet”, anlamları aynı olsa da, yaklaşım ve ideoloji farklılığını vurgulamak üzere, farklı siyasal ve toplumsal aktörler tarafından sahiplenilmekte ve kullanılmakta. En genel deyimiyle, “ulus”, “ulusal”, “ulusalcı” sözcüklerini kullandığınız zaman, ideolojinizin “anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı olduğunu vurguluyorsunuz” anlamına geliyor. Buna göre, “millet”, “millî”, “milliyetçi” sözcüklerini kullananlardan kendinizi ayırıyorsunuz. Elbette, bu diğer taraf için de, farklı yüklemelerle, geçerli. Kısaca ifade etmek gerekirse, sol eğilim kendine “ulus”, “ulusal”, “ulusalcı”, sözcüklerini yakıştırıyor. Sağ kesim de, “millet”, “millî”, “milliyetçi” sözcüklerini.” (Ulusal Tiyatro ve Ulus Devlet-Coşkun Irmak-Mitos Boyut Yay.-2006-S: 19, 20)

(...)

Sağ ve sol kesimi –farklı ideolojilere sahip olmalarına karşın- antiemperyalist cephede buluşturan faktör ise, her ikisinin de karşı olduğu ve her ikisine de karşı olan “onlar” kesimi. “Onlar”, AB ve ABD. Özellikle AB’nin Türkiye’nin üyelik isteğine ve çabasına karşı takındığı küçümseyici ve alçaltıcı tavır, sağ ve sol kesimi “onlar”a karşı birleştirici bir etki yaratıyor.

“Halk” kavramı, her iki kesimin ve başka kesimlerin, grupların, kişilerin, siyasal partilerin; geniş kitleleri kapsayan fakat bu kapsamın niteliği nesnel bir ölçütle ortaya konmamış bir kullanımına maruz kalır.

 “Ulusal Tiyatro ve Ulus Devlet” adlı kitabımın birinci cildinde, “ulus” ve “halk” kavramlarına, konuyla ilgili olarak değinmiştim. Bu yazıda, farklı bir boyutta değerlendirmek istiyorum.

 “Ulus”, üzerinde çokça düşünülmüş, araştırılmış bir kavram. Burada, kuramsal açıdan kapsamlı bulduğum bir değerlendirmeyi alıntılıyorum:

“(...)

Ulus nedir?

Ulus, her şeyden önce, bir topluluk, belirli bir bireyler topluluğudur. Bu topluluk, ne ırk topluluğudur, ne de aşiret topluluğu. Bugünkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Etrüsklerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşmuştur. Fransız ulusu, Galyalılardan, Romalılardan, Brötonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlarla uluslar biçiminde oluşmuş İngilizler, Almanlar ve başkaları için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ulus bir ırk ya da aşiret topluluğu değil, ama tarihsel olarak oluşmuş bir insanlar topluluğudur.

Öte yandan, tarihsel olarak oluşmuş, çeşitli aşiret ve ırklardan oluşmuş olmalarına karşın, Keyhüsrev ya da İskender’in büyük devletlerinin ulus olarak adlandırılamayacakları da kuşkusuzdur. Bunlar ulus değil ama şu ya da bu fatihin başarı ya da başarısızlıklarına göre birleşip ayrılan, raslansal ve kendi aralarında pek bağlı olmayan gruplar topluluğuydular.

Demek ki, ulus raslansal ve geçici bir topluluk değil, ama kararlı bir insanlar topluluğudur.

Ne var ki, her kararlı topluluk, ulusu oluşturmaz. Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardır, gene de kimse onları ulus olarak adlandıramaz. Ulusal topluluğu, devlet topluluğundan ne ayırır? Öteki şeyler yanında, ulusal topluluğun, ortak bir dil olmaksızın düşünülemeyeceği olgusu ayırır; oysa devlet için ortak bir dil zorunlu değildir. Avusturya’daki Çek ve Rusya’daki Polonya ulusları, herbirinin ortak bir dili olmaksızın varolamazlardı; gene de Rusya ve Avusturya içindeki bir dizi dillerin varlığı, bu devletlerin birliğini engellemez. Burada elbette konuşulan, halk dilleri söz konusudur, yoksa yönetimlerin resmi dili değil.

Demek ki dil birliği, ulusların ayırıcı özelliklerinden biridir.

Bu, elbette çeşitli ulusların her zaman ve her yerde ayrı diller konuştukları, ya da aynı dili konuşan insanların zorunlu olarak bir tek ulus oluşturdukları anlamına gelmez. Her ulus için ‘ortak’ bir dil, ama çeşitli uluslar için zorunlu olarak ayrı diller değil! Aynı zamanda bir kaç dili birden konuşan ulus olmaz, ama bu, aynı dili konuşan iki ulus olamaz anlamına da gelmez! İngilizler ile Kuzey Amerikalılar aynı dili konuşurlar, ama gene de aynı bir ulusu oluşturmazlar. Norveçliler ve Danimarkalılar, İngilizler ve İrlandalılar için de aynı şey söylenebilir.

Ama, örneğin İngilizler ile Kuzey Amerikalılar, ortak dillerine karşın, neden tek bir ulus oluşturmazlar?

Her şeyden önce yanyana değil ama birbirinden ayrı topraklar üzerinde yaşadıkları için. Bir ulus, ancak sürekli ve düzenli ilişkiler sonucu, insanların, kuşaktan kuşağa ortak yaşamı sonucu oluşur. Ne var ki, ortak bir toprak olmadıkça, uzun bir ortaklaşa yaşam olanaksızdır. İngilizler ile Amerikalılar, vaktiyle bir tek toprak üzerinde, İngiltere’de yaşıyor ve tek bir ulus oluşturuyorlardı. Sonra, İngilizlerin bir bölümü, İngiltere’den, yeni bir toprağa, Amerika’ya doğru göçtü ve orada, bu yeni topraklar üzerinde, zamanla, yeni bir ulus, Kuzey Amerikan ulusunu oluşturdu. Toprakların ayrılığı, birbirinden ayrı ulusların oluşmasına yol açtı.

Demek ki, ‘toprak birliği’, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Ama hepsi bu değil. Toprak birliği henüz kendi başına bir ulus oluşturmaz. Bunun için, ayrıca, ulusun çeşitli bölümlerini tek bir bütün biçiminde kaynaştıran içsel bir iktisadi bağın olması da gerekir. İngiltere ile Kuzey Amerika arasında böyle bir bağ yoktur ve bundan ötürü bunlar iki ayrı ulus oluştururlar. Ama Kuzey Amerikalılar da, eğer Kuzey Amerika’nın çeşitli noktaları, aralarındaki işbölümü, ulaştırma yollarının gelişmesi vb. sayesinde, kendi aralarında tek bir iktisadi bütün biçiminde birleşmiş olmasalardı, ulus olarak adlandırılamazlardı.

Örneğin, Gürcüleri ele alalım. Reform-öncesi Gürcüleri (Gürcistan’da serfliği kaldıran 1863-1867 reformları. Ed. Dip not.) ortak bir toprak üzerinde yaşıyor ve tek bir dil konuşuyorlardı; ama gene de, sözcüğün tam anlamıyla söylemek gerekirse, tek bir ulus oluşturmuyorlardı; çünkü birbirinden kopuk bir dizi prenslikler biçiminde bölünmüş bulunduklarından, ortak bir iktisadi yaşam sürdüremiyorlar, yüzyıllar boyunca birbirleri ile savaşıyorlar, İranlılar ile Türkleri birbirine karşı kışkırtarak, birbirini yıkıma uğratıyorlardı. Bazan talihli bir çarın gerçekleştirme başarısını gösterdiği prensliklerin geçici ve raslansal birleşmesi de, en iyi durumda, prenslerin kaprisleri ve köylülerin kayıtsızlığı yüzünden hızla başarısızlığa uğramak üzere, ancak yüzeysel yönetim alanını kapsıyordu. Ayrıca, Gürcistan’ın iktisadi parçalanmışlığı karşısında, başka türlü de olamazdı. Gürcistan, ulus olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında serfliğin sonu ve ülkenin iktisadi yaşamının ilerlemesi, ulaştırma yollarının gelişmesi ve kapitalizmin doğuşu, Gürcistan’ın çeşitli bölgeleri arasında işbölümü kurduğu ve prenslikleri tek bir bütün içinde birleştirmek üzere, onların iktisadi yalıtıklığını kesin olarak sarstığı zaman ortaya çıktı.

Feodalizm aşamasını aşmış ve ülkelerinde kapitalizmi geliştirmiş bulunan öbür uluslar için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ‘iktisadi yaşam birliği’, ‘iktisadi birlik’, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Ama hepsi bu değil. Söylenmiş bulunanlar dışında, ulus olarak birleşmiş insanların psikolojisinin özelliklerini de gözönünde tutmak gerekir. Uluslar birbirlerinden yalnızca yaşam koşulları bakımından değil, ama kendini ulusal kültürün özelliklerinde dile getiren zihniyetleri bakımından da ayrılırlar. Eğer tek bir dili konuştukları halde, İngiltere, Kuzey Amerika ve İrlanda, gene de üç ayrı ulus oluşturuyorlarsa, bunda, birbirinden farklı yaşam koşulları sonucu, bu ülkelerde kuşaktan kuşağa meydana gelmiş bulunan, o özgün ruhsal biçimleniş, oldukça önemli bir rol oynamıştır.

Elbette, ruhsal biçimlenişin kendisi, ya da başka biçimde adlandırıldığı gibi, ‘ulusal karakter’, gözlemci için kavranılamaz bir şey olarak görünür; ama bu biçimleniş, kendini ulusa özgü kültürün özgünlüğünde dile getirdiğine göre, kavranılabilir ve bilmezlikten gelinemez. ‘Ulusal karakter’in değişmemek üzere saptanmış bir şey olmadığını, yaşam koşulları ile birlikte değiştiğini söylemek gereksiz; ama her belirli anda varolduğuna göre, ulusun çehresi üzerinde izini bırakır.

Demek ki, kendini kültür ortaklığında dile getiren ‘ruhsal biçimlenme birliği’, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Böylece, ulusu belirleyen tüm niteliklerin sözünü etmiş bulunuyoruz.

‘Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal bir biçimlenme birliğidir.’

Ve ulusun, her tarihsel görüngü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden hiçbirinin, tek başına alındığında, ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir. Dahası: bu göstergelerden bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter.

Eğer iktisadi bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa, eğer ayrı dilleri konuşuyorlarsa vb. gene de tek bir ulus oluşturduklarını söyleyememekle birlikte, ortak bir ‘ulusal karakter’e sahip bulunan insanlar düşünülebilir. Örneğin, bizce tek bir ulus oluşturmayan Rus, Galiçya, Amerikan, Gürcü Yahudileri, Kafkas dağlarındaki Yahudiler, işte böyledirler.

İktisadi yaşamları ve toprakları ortak olan, ama eğer dil ve ‘ulusal karakter’ birliği yoksa, gene de bir ulus oluşturmayan insanlar düşünülebilir. Örneğin, Baltık ülkelerindeki Almanlar ve Letonlar gibi.

Son olarak, Norveçliler ve Danimarkalılar, öbür göstergelerin yokluğu gözönüne alınırsa, bu yüzden tek bir ulus oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar.

Bize, ulusu, ancak ve ancak, topluca alınmış tüm göstergelerin biraraya gelmesi verebilir.” (Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu-J. Stalin-Çev: Muzaffer Erdost-Sol Yayınları-Ankara-1994-S: 11, 12, 13, 14, 15)

(...)

“Halk” nedir?

(...)

“Bu konuda kalıcı ve değişmez bir ölçüt bulunmadan, kalıcı ve geçerli bir tanım verilemez. Peki bu ölçüt nedir? Ölçüt, “üretim araçları”dır. Çünkü üretim araçları; kendileri sabit değişken durumundayken; bağımlı değişkenler durumundaki toplumsal aktörler, kendilerini bu sabit değişkene, yani üretim araçları karşısındaki konumlarına göre belirlerler.

Tarihsel süreçte gördüğümüz sosyolojik olgu, şudur: toplumlar, en genel yaklaşımla, “üretim araçlarına sahip olanlar” ve “üretim araçlarına sahip olmayanlar” olarak ayrılır. Üretim araçlarının sahiplenilme ve üretim şekli de, toplumların yapısını oluşturur. Yine tarihsel süreçte, “halk” diye adlandırılan toplum kesiminin, hiç bir zaman üretim araçlarına sahip olmadığını görüyoruz. O zaman bu, “halk” olgusu ve kavramını belirlemek açısından temel bir toplumsal gerçekliktir. Üretim araçlarına sahip olan kesimlerin de, toplumsal yapının niteliğine göre farklı adlarla anılsalar da, “üretim araçlarına her zaman sahip oldukları” toplumsal gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. O zaman bu da, “halk”ın dışında kalan toplumsal kesimi belirliyor. “Halk” kavramın, sınıflı toplumlarda; egemen sınıfın dışında kalan kesimleri/sınıfları genel olarak kapsayan ve ifade eden bir anlam taşıdığı çıkıyor ortaya.

Somutlamak gerekirse; Feodal sistem içinde; Feodal Beylerin karşısında “halk” olarak kimler bulunur? Serfler. Kapitalist sistemde Burjuvaların karşısında “halk” olarak kimler bulunur? İşçiler ve emekçiler.

“Halk” kavramını ve olgusunu bu şekilde ortaya koyduktan sonra; “Ulus” ve “Halk” arasındaki ilişkiyi; çakışma ve ayrışma noktalarını da ortaya koymakta yarar var.

Burjuvazi, özellikle ilerici karakter taşıdığı ilk dönemlerinde, siyasal olarak merkezi devlet gereksinmesini duyduğu için, bunu gerçekleştirmek yönünde tavır ve tutum geliştirirken; bir yandan da, merkezi devletin sınırları içinde yaşayan insanları da bir arada tutacak bilinci yaratmaya çalıştı. Bu anlamda “ulus” kavramı ve olgusu, “halk”ı ve “burjuva”yı içine alan bir anlam taşır. “Ulus” algısı içinde, sınıfsal yapılar, belirsizleştirilmiştir ve bu belirsizlik birleştirici özelliktedir. Sınıfsal yapıların üzeri örtülmüştür, çünkü; sınıfsallık, ayrıştırıcı bir özelliktir. Burjuva sınıf bilincine sahip bir kişi ile, işçi bilincine sahip bir kişinin ortak çıkarlarda buluşması; sınıfsal konumları ve çıkarları/çatışmaları nedeniyle, olanaksızdır. Burjuvazinin ilerici karakterini yitirdiği ve tutucu bir tutum geliştirdiği sonraki süreçte, sınıfsal çelişkilerin açığa çıktığını görüyoruz. “Kardeşlik”, “özgürlük” ve “eşitlik” de bir yere kadardır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”in de bir sınırı olduğu görülecektir. (Ulusal Tiyatro ve Ulus Devlet-Coşkun Irmak-Mitos Boyut Yay.-2006-S: 137, 138)

(...)

İşte bu noktada, özellikle günümüz Türkiye’sinde şöyle bir psikolojik saldırı uygulanıyor: -Ait olduğu toplumsal kesim ve ideoloji ne olursa olsun- AB ve ABD emperyalizmine karşı ulusal temelde birlik, direniş ve mücadele tutumu gösterenlere; bilinci AB ve ABD’nin aktarma bilinciyle şekillenmiş “mümessil”ler tarafından “gerici”lik, “kafatasçı”lık ve “tutucu”luk yaftası takılmaya çalışılıyor.   

AB ve ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi zayıflatmaya yönelik bu kampanya; AB ve ABD taşeronları tarafından olduğu kadar, dogmatik sol anlayışlar tarafından da bilinçli, yöntemli olarak yürütülüyor. Bu , “dip dalgası”nın hızın kesmeye yönelik bir uygulamadır. Anımsatma bâbından, birkaç örnek:

(...)

“O İlhan ki Mustafa Kemal'i ‘nev-i şahsına münhasır' biçimde yorumlayarak; daha doğrusu, göz göre göre çarpıttığı nesnel tarihi ve teorik kitabi nalıncı keseri gibi kendine yontarak ‘anti emperyalizm' geliştirdiğini iddia etmiştir, bu açıdan tümüyle abuk sabuktur.

En kabadayısı, Engin Ardıç'ın harikuláde deyimiyle ‘pinpon ihtiyar' değeri taşır.

Pembemtırak salçayı uyduruk komplo teorileri ve ilkel ‘anti-Batı' kepçeyle Sultan Galiyev'in üçüncü dünya tenceresine boca eden; sonra da sanki Atatürk'ün gerçek uzantısı değilmişmiş gibi, marazi nefret beslediği İnönü'ye rağmen bunu Kemalizm diye sunan böylesine bir ‘düşünce' ancak kompleksli ve cahil ‘ulusalcılar' arasında itibar görebilirdi.

Zaten de hep öyle oldu!” (Hadi Uluengin-Hürriyet Gazetesi-13 Ekim 2005)

(...)

“Ne yazık ki, Türkiye çok eski klişelere saplı kaldığı için, değişim dialektiğinin özünü algılamakta ve ‘ulus-devlet’ modelinin dahi artık aşınmakta olduğunu görmekte bir hayli zorlanıyor” (Çetin Altan-Sabah Gazetesi-31 Temmuz 1999)

(...)

“AB, herşeyden önce bir zihniyeti temsil etmektedir. Ve Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk’le bu zihniyeti benimsediğini daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya ilan etmiştir.” (Zeynep Oral-Cumhuriyet Gazetesi-10 Ekim 2004)

(...)

“Milliyetçilik kavramı enine boyuna didiklenip ne olduğu ve 21. yüzyılda neye hizmet edeceği tartışılmadan; milliyetçilik ideolojisi ile keskin bir hesaplaşmaya gitmeden neyin sağ, neyin sol, kimim (“kimin”. y.n.) tutucu (hatta gerici), kimin ilerici olduğu üstüne bir ‘kafa açıklığı’ ve ‘bilinç duruluğu’ elde etmek pek mümkün değil (gibi geliyor bana).

Kuşkusuz kaba milliyetçiliği (şovenizm’i) tanımak, açığa çıkarmak kolay. Ama neredeyse üçyüz yıldır insanların bilincinin derinliklerine yerleşmiş, onları sarmış, kimliklerinde yer yer belirleyici bir etkene dönüşmüş bu ideolojinin çok daha ince biçimleri var.

Örneğin doğası gereği milliyetçiliği (de) savunması gereken Kemalizm’i anlarsınız da, kendini sosyalist olarak tanımlayan kişilerin, hareketlerin, partilerin milliyetçiliğe kapılmalarını, ‘milliyetçilik virüsünün’ Marksist hareketin içine sızmasını kolay açıklayamazsınız.

Marksizm, vatansızlaşmış (emperyalizm aşamasına sıçramış) sermayenin karşısına işçilerin, emekçilerin enternasyonalizmini önereli yüz yıl geçti. Enternasyonalizm, milliyetçilik ideolojisinin temelden reddidir. 20. yüzyıl, Marksist hareketin bu sağ sapmayla mücadelesine tanıklık etti.

21. yüzyıldayız. Kapitalizm küreselleşme aşamasına yükseldi.

Küreselleşme aşamasındaki kapitalizmde ise hâlâ şu yada bu ölçüde milliyetçiliğe sarılmak, milliyetçiliğik (“milliyetçilik” y.n.) virüsünün etkilerine açık olmak artık bir ‘sapma’ olarak nitelenemez. Sözkonusu olan Marksizmle vedalaşmak, Marksizmin karşısındaki safta yer tutmaktır. (...) Ulus-devletler artık kapitalizm için ayakbağı. (...) Kimileri için şaşırtıcı gelebilir. Ama ulus-devletler ve milliyetçilik ideolojisi sosyalizm yolunda ilerlemek, sermayenin küresel saldırısını püskürtmek için kenetlenenler için de bir ayakbağı.” (Aydın Engin-Birgün Gazetesi-10 Temmuz 2004)

(...)

Erdoğan Ahmet, www.antiemperyalizm.org adlı internet sitesindeki “Burjuva Ulusçuluğu ve Halk Ulusçuluğu” adlı yazısında, Türkiye’nin güncel toplumsal ve politik gerçeklerine bakışta önemli bir noktanın altını çiziyor:

 (...)

“Klasik anlamda ulusal, politik, kültürel ve sosyal "anavatan" olgusu burjuva demokratik devrimleri (feodalizmin yıkılması) ve devamında kolonicilere karşı verilen özgürlük savaşlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Gerek burjuva demokratik devrimlerinde, gerekse özgürlük savaşlarında önderliğin niteliği feodalizme ve sömürgeciliğe karşı olduğu için ilerici olması dışında ulusların oluşmasında savaşanlar, kanlarını dökenler, yani belirleyici olan kesim "halklar" olmuştur.

Bu anlamda ulus olgusu, dönemine özgül ilerici niteliğe sahip olan Burjuvaya ait olduğu kadar, Halklara (Burada sözü edilen, bir “ulus” içinde yer alan farklı etnik köken grupları olarak “halklar” değil; birden fazla “ulus”un her birinin, kendine ait “halk”ı olmalı. y.n.) ait bir kavramdır. Burjuvazinin tekelci dönemde ilerici niteliğini gericiliğe dönüştürmesi ile ulus olgusunu da kendi gerici ve emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanması, ulusun olgu olarak reddedilmesini değil, ulusun halkların yarattığı ve sahip olduğu bir olgu olduğuna sahip çıkıp, onu burjuva içeriğinde ve anlamında reddedilmesini gerektirir.

Daha, Klasik burjuva uluslar, uluslararası emperyalist güçler olmadan önce, feodaliteyi yıkmada savaşa katılan sınıflar ve gruplar arasında, anavatan anlayışında ve anavatanla olan ilişkileri konusunda derin çelişkiler zaten vardı. Burjuvazi için anavatan işçi sınıfından köylüsüne, yer altı kaynaklarından yer üstü kaynaklarına kadar ULUSu sömürme hakkında birleşmişlerdi.

Lenin’in sözleriyle "her dönem ULUSU içinde iki ulus vardır". Burjuva "ulus" ve onun "anavatanına" zıt olarak, emekçi halkın "ulusu" ve anavatanı vardır. Emekçi halk için yurtseverlik konusunda burjuvanın kavramından çok farklıdır. Emekçi halkın yurtseverlik kavramı ulusun bütün kaynaklarının, tüm ulusun emekçi halkının çıkarları doğrultusunda olması görüşü ve isteğini içinde taşır

(...)

Emekçi halkın "ulusalcılığı" ile işbirlikçi burjuvazinin "Ulusalcılığı" arasında ortak hiç bir yan yoktur.

Günümüzde küresel emperyalizmin gerici "ulusalcılığı", bütün diğer ulusların üstünde olarak sunulan, diğer ulusların tarihinin saptırıldığı, küçümsendiği ırkçı bir ulusalcılıktır.

(...)

Günümüz küresel emperyalizmi ve enternasyonalist dayanışma konusunda Engelsin Kautsky'e mektubundaki, "Uluslararası işçi hareketi sadece bağımsız uluslar arasında mümkündür" sözü ulus konusunun emperyalizme ve onların işbirlikçileri burjuvaziye bırakılamayacağı, ve halkların "ulus" anlayışının önemi konusunda bir fikir verebilir. Aynı şekilde Engelsin sözü, emperyalist işbirlikçilerinden arınmış, gerçek bir anavatanın kurulması anlamında günümüze özgül şartlarda önemini bir daha yenilemiştir.

Hızlı Marksistlerin, her zaman olduğu gibi ezberleyip sloganlaştırıp mutlaklaştırdıkları Marx ve Engelsin "işçilerin anavatanı yoktur" sözüne, Lenin, Inez Armanda mektubunda üzerine basarak söylediği "manifestodan bu paragraf onların hemen devamında, aynı paragrafta vurguladıkları "Proletarya, herşeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde, ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil" sözünden ayrılarak yaklaşılmaması gerekliliğini vurgular.

Lenin'in belirttiği gibi "enternasyonalizm anti-ulusalcılık demek değildir." Zhdanov un meşhur sözüyle de "kendi halkını sevmeyen ve ona saygı duymayan enternasyonel olamaz".

(...)

"Küresel emperyalizmin gerici ideolojisi ulusal geleneklerin terkedilmesini, gelişen halkların bireylerinin aşağılanmasını, ulusal şeref ve gururun reddedilmesi vaadini verir. "Günümüz emperyalizminin "küresellik" ideolojisi kendi ırkçı ulusalcılıklarının diğerlerini küçümsediği, dışladığı, aşağıladığı burjuva "ulusalcılığı"dır.

(...)

Lenin:"işçi sınıfı kendisini mücadelenin politik, sosyal ve kültürel şartlarına sakin ve ilgisiz kalamaz, ve bu nedenle ülkesinin kaderine de ilgisiz kalamaz" .

Bu anlamda Anavatan emperyalist işbirlikçilerinin değil emekçi halkın anavatanıdır. Ve küresel emperyalizme karşı mücadele kitlelerde ulusal bilinci uyandırmaya ve onların emperyalist işbirlikçilerine karşı direnişe geçmeleriyle güçlenecektir. Ancak küresel emperyalizme karşı bu mücadele gerekli tedbirler alınmazsa burjuva ulusalcılığına dönüşerek
emperyalist işbirlikçilerin çıkarları doğrultusunda gelişebilir.

Bu anlamda küresel emperyalizme karşı mücadele herşeyden once işbirlikçi
burjuvazinin kitleler üzerindeki burjuva ulusalcılığı anlayışının etkisini yıkmayı hedeflemelidir.

Bu anlamda mücadelenin "sınıfsal" bir karakterinin olması gerekir. Eğer bu temelde olmazsa ulusal anlayışın burjuva işbirlikçi "ulusalcılık" sahtekarlığına dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

(...)

Dünya Halklarının yurtseverliği emekçilerin ulusal bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerinin güçlü bir duygusal silahıdır. Emperyalistlerin kitlelerin Yurtseverliğine
karşı saldırıları temelde emekçilerin ideolojik olarak emperyalizme karşı silahsızlandırılmasını hedeflemektedir. Küresellik anlayışı işbirlikçilerin ulusal ihanetlerine ideolojik kılıf geçirmelerinden başka bir şey değildir.

(...)

Chernov sonuç olarak, burjuva `Ulusalcılığı` savunuyor diye, subjektif bir tepkiyle, Ulusal Nihilizme sarılmak, "ulusu" reddetmek tam da emperyalistlerin planladıkları ve arzuladıkları tuzağa düşmektir.

Üzerimize düşen görev Burjuva Ulusalcılığı ile emekçi halkın Ulusalcılığı arasındaki
keskin farkı kitlelere göstermek, bu "ulusalcılığın" işbirlikçi burjuvazinin çıkarları yönünde gelişmesini, yani "burjuva ulusalcılığına" dönüşmesini engellemek, kitleleri küresel emperyalizmin saldırılarına karşı anavatanın savunulması ve sosyal demokrasinin gerçekleşmesi çıkarları doğrultusunda antiemperyalist bir halk cephesi içinde örgütlemektir.”

(...)

AB ve ABD taşeronları, demokrat maskelerini takıp, antiemperyalist tutum takınan “halk ulusçuları”nı “kafatasçılık”la, “gericilik”le, “hamaset”le suçlamaya çalışırken; kendi bacaklarına kurşun sıkıyorlar. Çünkü bu nitelikler, kendi ait oldukları sınıfın karakteristik özellikleridir. Onlar, “burjuva milliyetçisi”dirler. Onların anavatanı AB ve ABD’dir.

 

 

 

COŞKUN IRMAK' A AİT ÖNCEKİ YAZILAR

“GENÇLİK TİYATROSU” VE “MİLETOS GÜZELİ”

SARIYLA KIRMIZIYLA ALNIMIN AKIYLA

BELGRAD NOTLARI

BEYAZ ADAM

“ÖRGÜTLENME” ÜZERİNE

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
1. Bölüm

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
2. Bölüm

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
3. Bölüm

“TİP” Mİ, “KARAKTER” Mİ

SİVAS ELLERİNDE ÇALINAN SAZ KİMİNDİR? - 1

SİVAS ELLERİNDE ÇALINAN SAZ KİMİNDİR? - 2

HALKININ ATI OLMAK

KAVRAMLAR VE SAHİPLERİ