|
Dıştan, sessiz, mecbur kalmadıkça
konuşmayan biriydi. Fakat içi,
bozkırlarda at koşturan dedeleri
gibi özgür, ele avuca sığmazdı.
“Canavar” ya da “Buluş Bill” diye
de anılırdı meslekdaşları
arasında. Çünkü O’ndan ışık
tasarımı konusunda bir şey
istediyseniz, onu
gerçekleştirmenin bir yolunu
bulurdu. Yaratırdı. Onun için
“Canavar”dı, “Buluş Bill”di.
“Ölümsüz”ün bir sahnesinde, yerde
sis olsun istedim. Yoğun bir sis.
Sis makinasıyla birkaç deneme
yaptık ama, o sis hemen
yükseliyor, havaya karışıyordu.
Ben, yerde kalsın istiyordum.
Üstelik sis makinası rahatsızlık
verici, istim salar gibi bir ses
çıkarıyordu.
“Ben senin ne istediğini
anlıyorum, ama...” dedi.
Düşündü. “Bir hafta izin ver
bana...”
Bir hafta sonra geldi, dedi ki;
“Birşey yaptım, bak bakalım
beğenecek misin...”
Oturdum, sahneye bakıyorum. Sahne
üzerinden, aşağı doğru bir şelale
dökülmeye başladı. Döküldü, yerde
birikti, yavaş yavaş yayıldı. Mavi
ışıklar altında, gerçek bir
şelale. Sessizlik ve mavilik
içinde öyle güzel akıyordu ki...
Fahrettin Özen, Demir Yolları’ndan
kuru buz almış. Hurdacıdan aldığı
eski bir çamaşır makinasının
kazanını da sökmüş, kuru buzu
eritip, akışkan kılacak bir
mekanizma kurmuş. Kazanı binanın
dışına yerleştirmiş, ucuna taktığı
hortumu -duvarı delerek- sahneye
kadar uzatmış ve oradan da tavana
çıkarmış. Erimiş kuru buzu oradan
sahneye akıtmış...
O’nunla “Ölümsüz”de, “Elli
Metreden...”de, “Ateşli Sabır”da,
“Palto”da, “Köpenickli Yüzbaşı”da,
“Tek Yol”da birlikte çalıştık. En
son, “Lysistrata”da birlikte
çalışacaktık. “Lysistrata”, O’nun
emeklilik oyunu olacaktı...
“Sana söz verdim,
‘Lysistrata’nın ışıklarını da
yapayım, ondan sonra emekli
olacağım, kesin”, demişti,
“...artık tiyatronun eski tadı
yok...”
“Dur be Fahrettin abi, seninle
daha çok iş yapacağız”, dedim.
“Yok”, dedi, “ben Devlet
Tiyatrosu’nun ne günlerini gördüm.
Artık keyif almıyorum.”
“Lysistrata”nın provaları
sırasında, hastalığı ilerlemişti.
Bir gün, prova izlemeye geldi:
“‘Cadı Kazanı’ndan çağırdılar,
oraya geldim. Size de bir
uğradım...” dedi. (“Cadı
Kazanı”nın ışık tasarımını da O
yapacaktı.) Oturdu, prova izledi.
“İyiyim”, diyordu.
“İyiyim...”
Hep “iyiyim” dedi. Kendini
hep iyi hissetti.
Geçen yıl, “Dünyada Tek Başına”yı
Trabzon’da, festivalde
oynayacağımız zaman, O’nu
çağırdım:
“Abi, oyunun ışıklarını sen
yap, bizimle gelir misin?..”
Geldi. Uçak korkusu vardı.
Bastırdı, geldi. Ben birkaç gün
önce gitmiştim Trabzon’a, O’nu
karşıladım. Oyunun ışıklarını
yaptı. Dönerken dedi ki:
“Sana daha önce söylemedim,
‘gelme’ dersin diye, biraz
rahatsızım. Ciğerlerimde bir şey
var. Testler yapıldı, korkacak bir
şey yokmuş ama, ciğerlerimdeki
birkaç leke mi ne, onu da
ameliyatla alacaklar, her ihtimale
karşı...”
“Tek Yol”u çalışırken, “nihayet
halka indin...” dedi. Bana hep
takılırdı. “Sen çok iyi bir
yönetmensin. Ama, yaptığın oyunlar
halkın üzerinde. Biraz halka in.”
Sonra başlardık, halka mı inmeli,
halkı yukarı mı çıkarmalı, bunun
derecesi, ölçüsü nedir... O hep
takılırdı bana, kurcalardı. “Tek
Yol”da takdir etti beni.
Köyünün yakınlarında bir göl
vardı. Birkaç kere balık tutmaya
gittik. Şansın yardımı ve
tesadüfün desteği ve de Durgut’un
azmiyle, bazen balık tuttuğumuz da
oldu. Ama balık işin bahanesiydi.
Oradaki sohbet, muhabbet başkaydı.
Orada, kentteki sessiz, tutuk
Fahrettin Özen gidiyor, yerine bir
bozkır bilgesi geliyordu. O kadar
çok yaşanmışlığı vardı ki ve
onları o kadar sıradan şeyler gibi
anlatıyordu ki! İçinden geldiği
gibi...
O’nun kentteki sessizliğinin,
içindeki bozkır enginliğinin
verdiği özgürlük duygusunun
kısıtlanması karşısında verdiği
bir tepki olduğunu düşünüyorum.
Belki bunun için O’nu çok sevdim.
Hep sessiz kaldı ve içindeki
özgürlükten ödün vermedi. Kente
mecbur kalmanın çaresizliği
altında ezilmedi. “Esir düştü ama
teslim olmadı...” Sessizliği,
direnişiydi. Bilgece bir
başkaldırıydı.
Ankara’ya ilk geldiğim yıllarda,
1986 yılıydı, denizin olmadığı bir
memlekette yaşamak zorunda
kalmanın acılarını yaşıyordum.
Halime üzülen birkaç arkadaş beni
Eymir Gölü’ne götürdü. Kıyıya
yürüdüm. Acemice ve beceriksizce
ve adeta “Eymir’de kuzu
çevirdik” sözü yalan olmasın
kaygısıyla “çevirilmeye”
çalışılan, murdar edilmiş bir kuzu
artığı gördüm. Eğlenir “gibi”
yapan insanlar vardı. Benim deniz
özlemimi gidermek bir yana, daha
da depreştirdi bu deneyim. Ve
şöyle dedim kendi kendime:
“Böylesine sahte bir deniz
tesellisi yerine; gerçek bir deniz
özlemi çekmek daha iyidir...”
Herkes, sevdiği insanda kendini
sever asıl.
Durgut’la İkizce Köyü’ne
vardığımızda, cenaze alayı
mezarlığa doğru yola koyulmak
üzereydi. Alaya katıldık. Her
taraf karla kaplıydı, bembeyaz.
Beyaz, her rengi almaya ve
yansıtmaya elverişlidir. “Ne
güzel”, diye geçindim içimden,
“istediği gibi ışık yapabilir.
Dekor uygun. Yanlardan biraz
‘yalar geçer’, ‘yol yapar’,
‘kürekler’, ‘toplar’, “tersleri
dereceye alır’...”
Van’da “Palto”yu çalışmıştık.
Oyunun sonundaki mezarlık sahnesi
geldi aklıma. Çıplak sahneyi, buz
maviyle öyle bir boyadı ki;
“Palto”daki mezarlık, İkizce’deki
mezarlıktan daha gerçekti.
İkizce’deki bir oyun gibiydi.
Sanki bir yönetmen çıkacak,
“evet arkadaşlar, bir ara
verelim...” diyecekti ve
kalabalık dağılacaktı. Çay, sigara
içilecek ve gündelik konuşmaların
uğultusu saracaktı ortalığı.
“Palto”da Akakiy, kendi cenaze
törenine, içinde kendi ölüsünün
yattığı ve birkaç kişi tarafından
taşınan tabutunun üzerinde
oturarak geliyordu. İkizce
Köyü’nde cenaze alayı mezarlığa
girip, karın beyazlığı arasında
çirkin bir ağız gibi sırıtan
kahverengi çukurun başına
geldiğinde, tabutun üzerine
baktım. Boştu.
Sonra kapak açıldı...
Sonra çirkin ağız kapandı.
Fahrettin Özen’i kaybettik. “Q”ya
alın: 1949-2007.
“Nur içinde yat”
demeyeceğim ardından. Sen gittiğin
yere hep “nur”unla gittin. Şimdi
gittiğin yeri de nura boğcaksın,
biliyorum. “Yanlardan biraz
‘yalar geçer’sin, ‘yol yapar’sın,
‘kürekler’sin, ‘toplar’sın,
“tersleri dereceye alır’sın...”
İşini sana ben mi öğreteceğim
Fahrettin abi?
|