tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları çocuk tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatroları tiyatro kursları tiyatro okulları tiyatro dünyasından haberler aylık programlar oyun eleştirileri kaynak sayfalar tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatro tiyatro...devlet tiyatroları İstanbul şehir tiyatroları özel tiyatrolar amatör tiyatrolar gençlik tiyatr
 
     
 

 
 

coskunir@mynet.com

 
     
 
 

COŞKUN IRMAK HAKKINDA

FAHRETTİN ÖZEN

 “Bizimkiler işte, Türkiye’ye geldikleri zaman, hükümet onlara yer verecek... Kızılay taraflarını göstermiş. Kızılay o zaman bomboş, bataklık bir arazi. Bizimkiler de at koşturacak, hayvan bakacak ya, beğenmemişler Kızılay’ı. Haymana’ya yerleşmişler...”

Böyle anlatmıştı.

 
     
 

Dıştan, sessiz, mecbur kalmadıkça konuşmayan biriydi. Fakat içi, bozkırlarda at koşturan dedeleri gibi özgür, ele avuca sığmazdı.

“Canavar” ya da “Buluş Bill” diye de anılırdı meslekdaşları arasında. Çünkü O’ndan ışık tasarımı konusunda bir şey istediyseniz, onu gerçekleştirmenin bir yolunu bulurdu. Yaratırdı. Onun için “Canavar”dı, “Buluş Bill”di.

“Ölümsüz”ün bir sahnesinde, yerde sis olsun istedim. Yoğun bir sis. Sis makinasıyla birkaç deneme yaptık ama, o sis hemen yükseliyor, havaya karışıyordu. Ben, yerde kalsın istiyordum. Üstelik sis makinası rahatsızlık verici, istim salar gibi bir ses çıkarıyordu.

“Ben senin ne istediğini anlıyorum, ama...” dedi. Düşündü. “Bir hafta izin ver bana...”

Bir hafta sonra geldi, dedi ki; “Birşey yaptım, bak bakalım beğenecek misin...”

Oturdum, sahneye bakıyorum. Sahne üzerinden, aşağı doğru bir şelale dökülmeye başladı. Döküldü, yerde birikti, yavaş yavaş yayıldı. Mavi ışıklar altında, gerçek bir şelale. Sessizlik ve mavilik içinde öyle güzel akıyordu ki... Fahrettin Özen, Demir Yolları’ndan kuru buz almış. Hurdacıdan aldığı eski bir çamaşır makinasının kazanını da sökmüş, kuru buzu eritip, akışkan kılacak bir mekanizma kurmuş. Kazanı binanın dışına yerleştirmiş, ucuna taktığı hortumu -duvarı delerek- sahneye kadar uzatmış ve oradan da tavana çıkarmış. Erimiş kuru buzu oradan sahneye akıtmış...

O’nunla “Ölümsüz”de, “Elli Metreden...”de, “Ateşli Sabır”da, “Palto”da, “Köpenickli Yüzbaşı”da, “Tek Yol”da birlikte çalıştık. En son, “Lysistrata”da birlikte çalışacaktık. “Lysistrata”, O’nun emeklilik oyunu olacaktı...

“Sana söz verdim, ‘Lysistrata’nın ışıklarını da yapayım, ondan sonra emekli olacağım, kesin”, demişti, “...artık tiyatronun eski tadı yok...”

“Dur be Fahrettin abi, seninle daha çok iş yapacağız”, dedim.

“Yok”, dedi, “ben Devlet Tiyatrosu’nun ne günlerini gördüm. Artık keyif almıyorum.”

“Lysistrata”nın provaları sırasında, hastalığı ilerlemişti. Bir gün, prova izlemeye geldi:

“‘Cadı Kazanı’ndan çağırdılar, oraya geldim. Size de bir uğradım...” dedi. (“Cadı Kazanı”nın ışık tasarımını da O yapacaktı.) Oturdu, prova izledi.

“İyiyim”, diyordu. “İyiyim...”

Hep “iyiyim” dedi. Kendini hep iyi hissetti.

Geçen yıl, “Dünyada Tek Başına”yı Trabzon’da, festivalde oynayacağımız zaman, O’nu çağırdım:

“Abi, oyunun ışıklarını sen yap, bizimle gelir misin?..”

Geldi. Uçak korkusu vardı. Bastırdı, geldi. Ben birkaç gün önce gitmiştim Trabzon’a, O’nu karşıladım. Oyunun ışıklarını yaptı. Dönerken dedi ki:

“Sana daha önce söylemedim, ‘gelme’ dersin diye, biraz rahatsızım. Ciğerlerimde bir şey var. Testler yapıldı, korkacak bir şey yokmuş ama, ciğerlerimdeki birkaç leke mi ne, onu da ameliyatla alacaklar, her ihtimale karşı...”

“Tek Yol”u çalışırken, “nihayet halka indin...” dedi. Bana hep takılırdı. “Sen çok iyi bir yönetmensin. Ama, yaptığın oyunlar halkın üzerinde. Biraz halka in.”

Sonra başlardık, halka mı inmeli, halkı yukarı mı çıkarmalı, bunun derecesi, ölçüsü nedir... O hep takılırdı bana, kurcalardı. “Tek Yol”da takdir etti beni.

Köyünün yakınlarında bir göl vardı. Birkaç kere balık tutmaya gittik. Şansın yardımı ve tesadüfün desteği ve de Durgut’un azmiyle, bazen balık tuttuğumuz da oldu. Ama balık işin bahanesiydi. Oradaki sohbet, muhabbet başkaydı. Orada, kentteki sessiz, tutuk Fahrettin Özen gidiyor, yerine bir bozkır bilgesi geliyordu. O kadar çok yaşanmışlığı vardı ki ve onları o kadar sıradan şeyler gibi anlatıyordu ki! İçinden geldiği gibi...

O’nun kentteki sessizliğinin, içindeki bozkır enginliğinin verdiği özgürlük duygusunun kısıtlanması karşısında verdiği bir tepki olduğunu düşünüyorum. Belki bunun için O’nu çok sevdim. Hep sessiz kaldı ve içindeki özgürlükten ödün vermedi. Kente mecbur kalmanın çaresizliği altında ezilmedi. “Esir düştü ama teslim olmadı...” Sessizliği, direnişiydi. Bilgece bir başkaldırıydı.

Ankara’ya ilk geldiğim yıllarda, 1986 yılıydı, denizin olmadığı bir memlekette yaşamak zorunda kalmanın acılarını yaşıyordum. Halime üzülen birkaç arkadaş beni Eymir Gölü’ne götürdü. Kıyıya yürüdüm. Acemice ve beceriksizce ve adeta “Eymir’de kuzu çevirdik” sözü yalan olmasın kaygısıyla “çevirilmeye” çalışılan, murdar edilmiş bir kuzu artığı gördüm. Eğlenir “gibi” yapan insanlar vardı. Benim deniz özlemimi gidermek bir yana, daha da depreştirdi bu deneyim. Ve şöyle dedim kendi kendime:

“Böylesine sahte bir deniz tesellisi yerine; gerçek bir deniz özlemi çekmek daha iyidir...”

Herkes, sevdiği insanda kendini sever asıl.

Durgut’la İkizce Köyü’ne vardığımızda, cenaze alayı mezarlığa doğru yola koyulmak üzereydi. Alaya katıldık. Her taraf karla kaplıydı, bembeyaz. Beyaz, her rengi almaya ve yansıtmaya elverişlidir. “Ne güzel”, diye geçindim içimden, “istediği gibi ışık yapabilir. Dekor uygun. Yanlardan biraz ‘yalar geçer’, ‘yol yapar’, ‘kürekler’, ‘toplar’, “tersleri dereceye alır’...”

Van’da “Palto”yu çalışmıştık. Oyunun sonundaki mezarlık sahnesi geldi aklıma. Çıplak sahneyi, buz maviyle öyle bir boyadı ki; “Palto”daki mezarlık, İkizce’deki mezarlıktan daha gerçekti. İkizce’deki bir oyun gibiydi. Sanki bir yönetmen çıkacak, “evet arkadaşlar, bir ara verelim...” diyecekti ve kalabalık dağılacaktı. Çay, sigara içilecek ve gündelik konuşmaların uğultusu saracaktı ortalığı.

“Palto”da Akakiy, kendi cenaze törenine, içinde kendi ölüsünün yattığı ve birkaç kişi tarafından taşınan tabutunun üzerinde oturarak geliyordu. İkizce Köyü’nde cenaze alayı mezarlığa girip, karın beyazlığı arasında çirkin bir ağız gibi sırıtan kahverengi çukurun başına geldiğinde, tabutun üzerine baktım. Boştu.

Sonra kapak açıldı...

Sonra çirkin ağız kapandı.

 Fahrettin Özen’i kaybettik. “Q”ya alın: 1949-2007.

“Nur içinde yat” demeyeceğim ardından. Sen gittiğin yere hep “nur”unla gittin. Şimdi gittiğin yeri de nura boğcaksın, biliyorum. “Yanlardan biraz ‘yalar geçer’sin, ‘yol yapar’sın, ‘kürekler’sin, ‘toplar’sın, “tersleri dereceye alır’sın...”

İşini sana ben mi öğreteceğim Fahrettin abi?

 

COŞKUN IRMAK HAKKINDA

 

COŞKUN IRMAK' A AİT ÖNCEKİ YAZILAR

“GENÇLİK TİYATROSU” VE “MİLETOS GÜZELİ”

SARIYLA KIRMIZIYLA ALNIMIN AKIYLA

BELGRAD NOTLARI

BEYAZ ADAM

“ÖRGÜTLENME” ÜZERİNE

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
1. Bölüm

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
2. Bölüm

ANTİGONE (Antik Yunan Tragedyaları Üzerine Modern Safsatalar)
3. Bölüm

“TİP” Mİ, “KARAKTER” Mİ

SİVAS ELLERİNDE ÇALINAN SAZ KİMİNDİR? - 1

SİVAS ELLERİNDE ÇALINAN SAZ KİMİNDİR? - 2

HALKININ ATI OLMAK

KAVRAMLAR VE SAHİPLERİ

KOŞTURMACA

HAMASET, HAMAİD VE MUGALATA