|
Bir nevi, içinden geldiği gibi konuşmaktır yazmak. Yazdığım için en
çok ne zaman heyecan duyuyorum biliyor musunuz? Sevdiğim, takdir
ettiğim sanat insanlarını konu ettiğim zaman. Onlarla, eserleriyle
ilgili duygu ve düşüncelerimi, bir gazete sayfasından kitlelerle
paylaşıyorum. Kimi insanların da sesi oluyorum böylece. Bu görevi
üstlenmek onur veriyor bana... Durukan Ordu’dan bahsedeceğim bu
yazımda... Bana göre, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun başarılı
oyuncularının başında geliyor. Tiyatro severlerle, sahnenin dışında
da kaynaşan, kişiliği ve sanatıyla onların gönlünde taht kurmayı
başarabilen bir isim o. Rollerine iyi konsantre olmakla kalmaz;
canlandıracağı/ yorumlayacağı insanlara, yaşamlara, yönetmen kadar
katkıda bulunur. Bu yaratıcı-üretken yönünü bildiğim için, geçen
yılki tiyatro festivali sırasında, yönetmenliğe ne zaman
başlayacağını sormuştum O’na. Umut vericiydi cümleleri.
Sanatseverleri fazla bekletmeyeceği kanısına varmıştım ben de.
Sözünü tuttu, fazla bekletmedi bizleri. Howard Ashman’ın yazdığı
Küçük Korku Dükkanı’yla, bu kez yönetmen olarak çıktı karşımıza.
Ordu, yarı komedi, yarı müzikal tarzdaki bu oyunuyla, “alışılmış
çerçevenin dışına çıkarak kafasındakilere yol vermiş ve |
 |
|
bunu seyirciye sunmuştu” Yaratıcılığın sınırları zorlanmıştı yani.
Oyunun, en çok dikkat çeken tarafı buydu... Buna rağmen, umduğunu
bulamadı seyirci. Kafasında soru işaretleriyle ayrıldı salondan.
Oyunun konusu Amerika’da virane bir sokakta, bir çiçekçi dükkanında
geçiyor olay. Orada çalışan fakir bir gencin, ilginç bir bitkiyle
tanıştıktan sonraki değişen hayatı konu ediliyor. İflasın
eşiğindedir Mushnik Çiçekçi’si. O umutsuzluk noktasında, Seymour’un
(Murat Çıdamlı) bitki merakı yüzünden edindiği garip çiçeği, zengin
bir müşterinin ilgisini çekince, yaşamlarında baş döndüren bir
hareketliliktir başlar. Ne var ki, bu garip bitkinin, insan kanıyla,
etiyle beslenmek gibi; akla durgunluk veren, insanı iten,
tiksindiren bir “özelliği” vardır. Seymour, bu sırrı öğrendiğinde
çok şaşırır. Onu satıp satmamak, besleyip beslememek konusunda
kararsızlığa düşer. Öte yandan küçük masum hayalleri vardır...
Onları yaşama dökmesi, kendini “hiç” olmaktan kurtarıp,
çevresindekilere kabul ettirmesi gerekmektedir. Bu da bitkisinin
yaşaması ve güçlenmesine bağlıdır. O güne değin bastırmak zorunda
kaldığı gizli arzuları daha ağır basınca, tercihini “erdem”den yana
kullanamaz. “Birkaç damladan bir şey olmaz, yeter ki bunu alışkanlık
haline getirme” diyerek, parmağını uzatır, sözümona “kurtarıcı”
bitkisine... Böylece, ilk ödünü vermiştir. İlk önce kendi kanını
sömürterek yanlışa evet demiştir... İşte bu noktadan itibaren
şaşaalı bir dünyada, daha doğrusu, bir yanlışlar ağında bulur
kendini... Çiçeğiyle prim yapar. Ünlü dergilere kapak olur. Kısa
zamanda aranılan, sevilen “medyatik” bir isim haline gelir. Ancak
bitkisi, insani duygularını bastırıp, en ilkel duygularını kışkırtan
“içindeki şeytan”a dönüşür. Besleyip güçlendikçe, ona feda etmek
zorunda kalacağı şeyleri de çoğalır.. Seymour, sonunda yoksul ve bir
“hiç” olmaktan kurtulur ama kazandıklarıyla, kaybettiği güzellikler
arasında dağ gibi fark vardır. İşte bunu fark etmek acı verir ona.
Hatasını telafi etmek, en başa; suçsuz, günahsız ve sade yaşamına
dönmek için çırpınır durur.... Eleştirilerin adresi Sophokles’in
etkili bir sözü var: “İnsanoğlunun hiçbir icadı para kadar fesat
verici değildir.” Eğlendirirken, bir yandan da insanı düşündüren
Küçük Korku Dükkanı’nın tek satırlık özeti işte bu... Bu ana fikrin
“ayrıntılı” açılımı yapılıyor oyun boyunca. Başka fikirlere yer
verilmiyor. Sanırım bu nedenle, biraz basit kaçıyor senaryosu...
Hatta kimi sahnelerde, bir çocuk oyununda olduğunuzu düşünmeye
başlıyorsunuz. Gelelim soru işareti oluşturan noktalarına... Tek bir
ana fikrin açılımı var ama, öz eleştirilerin adresi, o denli sınırlı
değil... İnsanı, insanlığı ileriye götüremeyip, eksilten, körelten,
felakete sürükleyen olumsuz etkenlerin tümünden bahsediyor.
Emperyalizmden kapitalizme... Tiraj ve reyting kaygısıyla elinden
geleni ardına koymayan, insanın en arkaik (ilkel) duygularını
kışkırtan medyaya... Çıkarları uğruna, insanlığı savaşa
sürükleyenlere, doğal çevrenin tahrip edilmesine, insani değerleri
hiçe sayıp, hayatı çekilmez hale sokan yoz akımlara... Kısacası;
yaşamak için öldüren, kazanmak için kaybettiren, mutlu olmak için
mutsuz kılan... insanın acı ve ıstırabından beslenen ne varsa,
onlara vurgu yapıyor. Tabii, oyundaki bazı ipuçlarıyla bu yargılara
varıyoruz, ufkumuzun genişliği ölçüsünce. Çünkü oyunda belirgin
değil bu adresler, olumsuzlukların geneli ele alınmış. Bu da, bilgi
birikimi olanla olmayan seyirciyi aynı şekilde etkileyemez.
Eleştirileni hiç anlayamamak ya da tek bir olumsuzluk üstünde durmak
da mümkün... Böyle bir avantaj ve tez avantaj söz konusu Küçük Korku
Dükkanı’nda. Bu da oyunun hem sıradışı hem de sıradan olmasını
sağlıyor. Ve final Oyunun en etkileyici kısmı, finali... O mekanik
çiçeği, devleşmiş, sahneyi kaplamış halde görüyoruz son sahnede.
Tüylerimiz diken diken oluyor, içinde bulunduğumuz yaşamın
gerçekliği / çarpıklığı karşısında. Ama sorumlusu kim? Her şey
kimin, kimlerin hüneri? Tatmin edici, etkili, küçük bir parantez
açılıyor tam bu noktada: “Ne verirlerse versinler, beslemeyin!”
Beslerseniz, olacağı budur; son damlasına kadar kanınızı sömürecek
canavarlar yaratmış olursunuz! Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz!
Evet, burada özne biziz. Kötülüğe karşı kayıtsız kalmak, kötülüğün
kendinden beterse, bizden bahsediliyor...Tabak-çanakla sattıran
gazeteler, kimin sayesinde meydan buluyor? Sansasyonel bir şekilde
gündeme gelen, sanatı para kazanma aracı olarak kullananlar, kimin
alkışlarıyla doğup popülaritesini artırıyor? Uyuşturarak
tepkisizleştiren pembe diziler, yayın organları kimin sayesinde
reyting yükseltiyor? Ya şu sıralar TV kanallarını kaplayan
yarışmalar? Bir oy için, halkı armağanlara, vaatlere boğan
politikacılar? Kimin sayesinde kabul görüp, meydan buluyorlar
dersiniz? Bizlerin, değil mi? Üstelik biz acı çekmeye devam ederken
yaşanıyor bütün bu gelişmeler. Ses çıkartmadığımız için, birileri
bizim sırtımızdan köşeyi dönüyor... Sıradan gibi görünen bir oyun,
duygu ve düşüncelerime işte bu denli değdi. Siz de, vicdanınızın
elvermediği, içinize sinmeyen ne varsa ekleyebilirsiniz. Çünkü işin
bu kısmını, çoğu da size bırakıyor Küçük Korku Dükkanı! Başta
Durukan Ordu olmak üzere, oyuna emeği geçen herkesi kutluyorum.
fbabuscu@mynet.com
11.03.2004 Perşembe
Karadeniz’den GÜNEBAKIŞ GAZETESİ
TRABZON DEVLET
TİYATROLARININ ARTIK BİR İNTERNET SİTESİ VAR
http://www.trabzondt.gov.tr/ |