TRABZON DEVLET TİYATROLARI

 
 

Hem Sıradan Hem de Sıradışı Bir Oyun: “Küçük Korku Dükkanı”    FATMA BABUŞCU

Bir nevi, içinden geldiği gibi konuşmaktır yazmak. Yazdığım için en çok ne zaman heyecan duyuyorum biliyor musunuz? Sevdiğim, takdir ettiğim sanat insanlarını konu ettiğim zaman. Onlarla, eserleriyle ilgili duygu ve düşüncelerimi, bir gazete sayfasından kitlelerle paylaşıyorum. Kimi insanların da sesi oluyorum böylece. Bu görevi üstlenmek onur veriyor bana... Durukan Ordu’dan bahsedeceğim bu yazımda... Bana göre, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun başarılı oyuncularının başında geliyor. Tiyatro severlerle, sahnenin dışında da kaynaşan, kişiliği ve sanatıyla onların gönlünde taht kurmayı başarabilen bir isim o. Rollerine iyi konsantre olmakla kalmaz; canlandıracağı/ yorumlayacağı insanlara, yaşamlara, yönetmen kadar katkıda bulunur. Bu yaratıcı-üretken yönünü bildiğim için, geçen yılki tiyatro festivali sırasında, yönetmenliğe ne zaman başlayacağını sormuştum O’na. Umut vericiydi cümleleri. Sanatseverleri fazla bekletmeyeceği kanısına varmıştım ben de. Sözünü tuttu, fazla bekletmedi bizleri. Howard Ashman’ın yazdığı Küçük Korku Dükkanı’yla, bu kez yönetmen olarak çıktı karşımıza. Ordu, yarı komedi, yarı müzikal tarzdaki bu oyunuyla, “alışılmış çerçevenin dışına çıkarak kafasındakilere yol vermiş ve

bunu seyirciye sunmuştu” Yaratıcılığın sınırları zorlanmıştı yani. Oyunun, en çok dikkat çeken tarafı buydu... Buna rağmen, umduğunu bulamadı seyirci. Kafasında soru işaretleriyle ayrıldı salondan. Oyunun konusu Amerika’da virane bir sokakta, bir çiçekçi dükkanında geçiyor olay. Orada çalışan fakir bir gencin, ilginç bir bitkiyle tanıştıktan sonraki değişen hayatı konu ediliyor. İflasın eşiğindedir Mushnik Çiçekçi’si. O umutsuzluk noktasında, Seymour’un (Murat Çıdamlı) bitki merakı yüzünden edindiği garip çiçeği, zengin bir müşterinin ilgisini çekince, yaşamlarında baş döndüren bir hareketliliktir başlar. Ne var ki, bu garip bitkinin, insan kanıyla, etiyle beslenmek gibi; akla durgunluk veren, insanı iten, tiksindiren bir “özelliği” vardır. Seymour, bu sırrı öğrendiğinde çok şaşırır. Onu satıp satmamak, besleyip beslememek konusunda kararsızlığa düşer. Öte yandan küçük masum hayalleri vardır... Onları yaşama dökmesi, kendini “hiç” olmaktan kurtarıp, çevresindekilere kabul ettirmesi gerekmektedir. Bu da bitkisinin yaşaması ve güçlenmesine bağlıdır. O güne değin bastırmak zorunda kaldığı gizli arzuları daha ağır basınca, tercihini “erdem”den yana kullanamaz. “Birkaç damladan bir şey olmaz, yeter ki bunu alışkanlık haline getirme” diyerek, parmağını uzatır, sözümona “kurtarıcı” bitkisine... Böylece, ilk ödünü vermiştir. İlk önce kendi kanını sömürterek yanlışa evet demiştir... İşte bu noktadan itibaren şaşaalı bir dünyada, daha doğrusu, bir yanlışlar ağında bulur kendini... Çiçeğiyle prim yapar. Ünlü dergilere kapak olur. Kısa zamanda aranılan, sevilen “medyatik” bir isim haline gelir. Ancak bitkisi, insani duygularını bastırıp, en ilkel duygularını kışkırtan “içindeki şeytan”a dönüşür. Besleyip güçlendikçe, ona feda etmek zorunda kalacağı şeyleri de çoğalır.. Seymour, sonunda yoksul ve bir “hiç” olmaktan kurtulur ama kazandıklarıyla, kaybettiği güzellikler arasında dağ gibi fark vardır. İşte bunu fark etmek acı verir ona. Hatasını telafi etmek, en başa; suçsuz, günahsız ve sade yaşamına dönmek için çırpınır durur.... Eleştirilerin adresi Sophokles’in etkili bir sözü var: “İnsanoğlunun hiçbir icadı para kadar fesat verici değildir.” Eğlendirirken, bir yandan da insanı düşündüren Küçük Korku Dükkanı’nın tek satırlık özeti işte bu... Bu ana fikrin “ayrıntılı” açılımı yapılıyor oyun boyunca. Başka fikirlere yer verilmiyor. Sanırım bu nedenle, biraz basit kaçıyor senaryosu... Hatta kimi sahnelerde, bir çocuk oyununda olduğunuzu düşünmeye başlıyorsunuz. Gelelim soru işareti oluşturan noktalarına... Tek bir ana fikrin açılımı var ama, öz eleştirilerin adresi, o denli sınırlı değil... İnsanı, insanlığı ileriye götüremeyip, eksilten, körelten, felakete sürükleyen olumsuz etkenlerin tümünden bahsediyor. Emperyalizmden kapitalizme... Tiraj ve reyting kaygısıyla elinden geleni ardına koymayan, insanın en arkaik (ilkel) duygularını kışkırtan medyaya... Çıkarları uğruna, insanlığı savaşa sürükleyenlere, doğal çevrenin tahrip edilmesine, insani değerleri hiçe sayıp, hayatı çekilmez hale sokan yoz akımlara... Kısacası; yaşamak için öldüren, kazanmak için kaybettiren, mutlu olmak için mutsuz kılan... insanın acı ve ıstırabından beslenen ne varsa, onlara vurgu yapıyor. Tabii, oyundaki bazı ipuçlarıyla bu yargılara varıyoruz, ufkumuzun genişliği ölçüsünce. Çünkü oyunda belirgin değil bu adresler, olumsuzlukların geneli ele alınmış. Bu da, bilgi birikimi olanla olmayan seyirciyi aynı şekilde etkileyemez. Eleştirileni hiç anlayamamak ya da tek bir olumsuzluk üstünde durmak da mümkün... Böyle bir avantaj ve tez avantaj söz konusu Küçük Korku Dükkanı’nda. Bu da oyunun hem sıradışı hem de sıradan olmasını sağlıyor. Ve final Oyunun en etkileyici kısmı, finali... O mekanik çiçeği, devleşmiş, sahneyi kaplamış halde görüyoruz son sahnede. Tüylerimiz diken diken oluyor, içinde bulunduğumuz yaşamın gerçekliği / çarpıklığı karşısında. Ama sorumlusu kim? Her şey kimin, kimlerin hüneri? Tatmin edici, etkili, küçük bir parantez açılıyor tam bu noktada: “Ne verirlerse versinler, beslemeyin!” Beslerseniz, olacağı budur; son damlasına kadar kanınızı sömürecek canavarlar yaratmış olursunuz! Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz! Evet, burada özne biziz. Kötülüğe karşı kayıtsız kalmak, kötülüğün kendinden beterse, bizden bahsediliyor...Tabak-çanakla sattıran gazeteler, kimin sayesinde meydan buluyor? Sansasyonel bir şekilde gündeme gelen, sanatı para kazanma aracı olarak kullananlar, kimin alkışlarıyla doğup popülaritesini artırıyor? Uyuşturarak tepkisizleştiren pembe diziler, yayın organları kimin sayesinde reyting yükseltiyor? Ya şu sıralar TV kanallarını kaplayan yarışmalar? Bir oy için, halkı armağanlara, vaatlere boğan politikacılar? Kimin sayesinde kabul görüp, meydan buluyorlar dersiniz? Bizlerin, değil mi? Üstelik biz acı çekmeye devam ederken yaşanıyor bütün bu gelişmeler. Ses çıkartmadığımız için, birileri bizim sırtımızdan köşeyi dönüyor... Sıradan gibi görünen bir oyun, duygu ve düşüncelerime işte bu denli değdi. Siz de, vicdanınızın elvermediği, içinize sinmeyen ne varsa ekleyebilirsiniz. Çünkü işin bu kısmını, çoğu da size bırakıyor Küçük Korku Dükkanı! Başta Durukan Ordu olmak üzere, oyuna emeği geçen herkesi kutluyorum.

fbabuscu@mynet.com
11.03.2004 Perşembe
Karadeniz’den GÜNEBAKIŞ GAZETESİ

TRABZON DEVLET TİYATROLARININ ARTIK BİR İNTERNET SİTESİ VAR http://www.trabzondt.gov.tr/