Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık

BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR

“Herkes biraz elçisidir Tanrı’nın, kendi mucizesi vardır en azından” dizelerinden doğmuş bir oyun

Hilmi’nin en son işinden kovulduğu gün başlıyor hikaye. Majör depresyon geçiren Hilmi!ye elektro şok uygulanıyor. Elektro şoktan iki ay sonra Hilmi odadan çıkıyor ve kendisine"Nerelerdeydin?" diye soranlara "Tanrı’yla konuşuyordum. Tanrı bana dedi ki şimdi konuştuklarımızı insanlara aktarabilirsin" diyor. Kim dedi? Tanrı dedi.

"Yaşamak tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz" dedi. Yani insanlara söylediği tek şey aslında bu.Bunu da Tanrı kelamı olarak söylüyor ve onun ifadesine göre kurduğumuz bütün cümleler ya Tanrı’nın kelamıdır, ya şeytanın.

Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ve başrolünde oynadığı BKM'nin yeni oyunu ‘Bana Bir Şeyhler Oluyor’, sezona hızlı bir giriş yaptı. Daha ilk iki gösterisinde yaklaşık 800 kişilik salona eklenen ekstra sandalyelerde yer bulunabiliyor. Ekonomik kriz öncesi ve sonrası Türkiye’de yaşanan, trajik komedinin işlendiği oyunda Erdoğan, şeytanın avukatlığını yapan ‘Viyadük Ticaret‘in tilki

akıllı sahibi Adnan tiplemesiyle öne çıkıyor. Altan Erkekli, borsada aldığı darbeyle aklını yitiren ‘hocaefendi’ Hilmi Duran ‘ı canlandırıyor. Görsel efektleri ve ‘etkileşimli‘ rejisiyle de izleyiciyi değişik atmosferlere taşıyor.   Zerrin Sümer Namaz aralarında TV magazinlerine bağımlı ‘babaannesi’ Demet Akbağ cefakar, hazırcevap ve iş bitirici anne ‘Dursun Duran’ karakteriyle Sinan Bengier ‘in ev sahibi / kapıcı ‘Emrullah Efendi,  Salih Kalyon ‘Doktor’, ‘bankacı’ ve ‘mürit’ rollerinde.  Bican Günalan’ın ‘orta halli uyanık’ İsmet karakterinde. Ayrıca  Tolga Çevik, Binnur Kaya ve Ayberk Atilla gibi isimler kadroda yer alıyor.

 

Bana Bir Şeyhler Oluyor

Yazan ve Yöneten: Yılmaz Erdoğan
Yapımcı: Necati Akpınar

 
Dekor: Ali Cem Köroğlu
Kostüm: Sadık Kızılağaç
Müzik: Metin Kalender
Saç-Makyaj: Suzan Kardeş
Yardımcı Yönetmen : Celal Tak
Yönetmen Yardımcıları:Deniz Özerman, Derya Oyanay

Oyuncular :Yılmaz Erdoğan,Demet Akbağ, Altan Erkekli, Zerrin Sümer, Sinan Bengier, Salih Kalyon, Bican Günalan, Caner Alkaya, Neslihan Yeldan, Celal Tak, Ayberk Attila, Deniz Özerman, Binnur Kaya, Tolga Çevik, Pelin Körmükçü, Özge Özberk, Nusret Karakuş
 

Prodüksiyon Sorumluları: Seyfi İpek, Gülçin Özünal
Prodüksiyon Yardımcıları: Berfin Erdoğan, Yağmur Akpınar, Ali Çika, Can Erkekli, Gürdal Tak
Kostüm-Aksesuar sorumlusu:Cemile Çam
Işık ve Ses: İlhan Demir, Murat Demir, Yücel Demirci
Sahne Teknisyenleri: Nuri Karaköse,Yadigar Sevinçer, Ersin Korkut, Aykut Erdoğan
Dekor Uygulama: Recep Özüpek, Arif Özüpek, Ali Yamaç, Ali Çevik, İbrahim Yel, Mehmet Şahin
Fotoğraflar: Yücel Tunca, Bahadır Tanrıöver, Kemal İybar

Barkovizyon: BKM Film
Yönetmen: Ali Taner Baltacı
Kameraman: Mithat İnandım
Kurgu: Çağrı Türkkan
Görsel Arşiv: Tuncay Özkan
Ses Efekt: Erkan Altınok

BEŞİKTAŞ KÜLTÜR MERKEZİ 2002

 

..

YILMAZ ERDOĞAN'DAN :

 

"Ben güncel olanı evrenselleştirmenin peşindeyim. O haykırışın bu yaşadığımız son 20 yılı, belki de daha uzun bir süreci çok iyi anlattığı düşüncesindeyim.Orada onu söyleyen şey bir insan mıydı ya da bu Tanrı’nın sesi miydi; insanın Tanrı’yı dinlemek için tefekküre dalması gerekmediğini, iyi insanları dinlemenin yeteceğini, iyi insanların sesinin Tanrı’nın sesi olduğunu söylüyorum.

 

"Hissiyatım ve amacım odur ki, hiç komik olmayan sözler le güldürmeye, çok komik sözlerle üzmeye çalışıyorum. Zaten genellikle seyircinin sinirini bozan bir adamım ben… Ama her oyunda değişik kavramlar ya da sözler peşinde de değilim. Söyleyiş tarzım farklı olsa da benzer temalar etrafında dolanıyorum. Garip bir biçimde orta sınıfa kitlenmiş bir yazarım. En iyi tanıdığım yazmayı en sevdiğim, bir ülke için en önemli saydığım orta sınıf üzerine en kapsamlı metnimdir bu."

 

.

 
 

Bana Bir Şeyhler Oluyor

“Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. Belki hayatı daha yaşanır kılmak için ya da belki sade, ama sade anlatmak için... Sen anlat dedi Tanrı bana, anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat istemeden anlat... Çünkü bir mükafattır artık bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak! Sen anlat dedi... Sen sade anlat! Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat... Ders verme dedi kimseye, çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene. Çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa... Sen anlat dedi bana Tanrı, sen sade anlat.... “ Yılmaz Erdoğan, “Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununun kahramanı Hilmi Duran’a söylettiği bu sözlerle,

yazar olarak neden böyle bir oyun yazmak zorunda kaldığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda kahramanının da kimliğini ele veriyor. Peki kimdir Hilmi Duran?  Neden Yılmaz Erdoğan’ı ilgilendirmiş? Hilmi Duran’a benzer birçok adam yaşar yaşadığımız mahallerde. Halim selim, süklüm püklüm, girdiği hiçbir işte dikiş tutturamamış, bütün umudunu piyangoya, talih oyunlarına, at yarışlarına, bir yerlerden çıkıp gelecek bir mucizeye ve en önemlisi serbest piyasada olup bitenlere

 

bağlamış küçük adamlar... Bir yerlerde küçük bir birikimleri varsa, üstüne karısının, annesinin kolundaki bilezikleri de satarak bir şeyler katmış ve hepsini borsaya yatırmış bu tür adamların başına gelen felaketler, çoğunlukla gazetelerin üçüncü sayfalarında küçük bir haberdir. Başka bir dünyadır o dünya, çoğumuzun içinde yaşadığı, ama bir o kadar yabancısı olduğumuz orta sınıf insanın yaşadığı... Düş kurarlar, üstelik kurdukları düşlerde de öyle ahım şahım şatafatlı bir hayat olmaz. En çok, kuracakları bir tezgahla, günün rızkını çıkarmayı diler onlar. Bugün veren Allah yarın Kerimdir desturuna sıkı sıkıya bağlı, azla yetinen, ama olsa da hiç fena olmaz diyen bu dünyanın insanı, bu memleketin mutsuz çoğunluğudur. Örneğin televizyon dizilerinin reytinglerini, kimin iktidara geleceğini onların oyları belirler, ama oralarda kazanılan paradan hemen hemen hiç pay almadıkları gibi, iktidarın da nimetlerinden yararlanamazlar. Şatafatlı hayatın seyircileridir onlar, başlarına gelen trajik hadiseleri de, onlara bir seyir dünyası kurmuş olanlar haber yapar. Yine aynı haberleri de bu kez kendileri tüketirler. Bir kısır döngüdür orta sınıf hayatların dünyası. Ne şehirli olabilmişler, ne de geleneksel hayatın dar kalıplarına sığmışlar. İki arada bir derede, çoğunlukla şehrin varoşlarında, “Viyadük altlarında” kurulmuş, “Yeni Mahalle” gibi sıfatlarla adlandırılmış yerlerde yaşarlar. İşte Hilmi Duran, böylesi bir mahallede yaşayan, ne memur, ne işçi, ne de serbest meslek sahibi olamamış bir küçük adamdır. Oyunda “şeytanı” temsil eden beyaz eşya tüccarı Adnan’ın teşvikiyle bütün parasını borsaya yatırmış, “kafasındaki rakama ulaştığı” anda da, “ev yemekleri” yapan bir lokanta açma ve bir “devre mülk” sahibi olmak düşü kuran, ama her birkaç yılda bir üzerimize gelen geleneksel ekonomik krizlerimizden birine tosladığı andan itibaren şoka giren, girdiği şokla birlikte ortaya yerde “kalakalan”, gelen “kal”dan ancak elektro şokla kurtulan, kurtuluşuyla birlikte o zamana kadar hiç duymadığı “uhrevi bir sesi” duymaya başlayan ve o andan itibaren anlattıkça anlatan bir adam... Tanrıdan duyduğu sesi insanlara anlatma vazifesini üstlenir Hilmi Duran. Bir süre sonra anlattıkları birçok insana dinlenebilir şeyler olarak gelmeye başlar. O anlattıkça dinleyenleri çoğalır. Amacı “yaralara merhem sürmek” değildir kelimelerle. O, “sadece anlatır”... Memlekette olup bitenleri, hayatı, düzensizlikleri, sakatlıkları, bu böyle olmamalı dediğimiz her şeyi... Kalabalıklar oluşur çevresinde. Ancak giderek görülür ki, “kalabalık arttıkça artmaya başlar yalnızlık”, bir kader gibi... Ve her Musa’nın bir de Firavun’u vardır. Para edecek her şey satılabilir zihniyetinin temsilcisi Adnan burada da devreye girer ve Hilmi’nin konuşmalarını dinleyenlerden para toplanan bir düzen oluşturur. Trajik bir hayat, daha büyük bir trajediye doğru yol almaya başlamıştır. Yılmaz Erdoğan, “Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununda, her gün televizyonlarda hikayelerini seyrettiğimiz, gazetelerde trajedilerini okuduğumuz insanları anlatıyor bir kez daha, o benzersiz bakışı ve üslubuyla... Bir de sözün gücünü gösteriyor yeniden... Hani en kadim kutsal kitap Tevrat’ta kayıt düşülmüş ya: “Önce söz vardı!” diye... Para etmeyen sözün söz olarak kabul görmediği bir çağda, “komik bir masal anlatıcısı”, bizi ağlayalım mı, gülelim mi ikileminde bırakan çok trajik, çok komik bir masal anlatıyor. Ama eşliğinde uykuya yatalım diye değil...