|
Bana Bir
Şeyhler Oluyor
“Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu
söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. Belki
hayatı daha yaşanır kılmak için ya da belki sade, ama sade
anlatmak için... Sen anlat dedi Tanrı bana, anlaşılsın
diye değil, hiçbir mükafat istemeden anlat... Çünkü bir
mükafattır artık bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!
Sen anlat dedi... Sen sade anlat! Umudu hatırlatsın diye
umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat...
Ders verme dedi kimseye, çünkü hoca denmez öğrenmesini
bitirene. Çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa...
Sen anlat dedi bana Tanrı, sen sade anlat.... “ Yılmaz
Erdoğan, “Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununun kahramanı
Hilmi Duran’a söylettiği bu sözlerle, |
|
yazar olarak
neden böyle bir oyun yazmak zorunda kaldığını açıklamakla
kalmıyor, aynı zamanda kahramanının da kimliğini ele
veriyor. Peki kimdir Hilmi Duran? Neden Yılmaz
Erdoğan’ı ilgilendirmiş? Hilmi Duran’a benzer birçok adam
yaşar yaşadığımız mahallerde. Halim selim, süklüm püklüm,
girdiği hiçbir işte dikiş tutturamamış, bütün umudunu
piyangoya, talih oyunlarına, at yarışlarına, bir yerlerden
çıkıp gelecek bir mucizeye ve en önemlisi serbest piyasada
olup bitenlere |
 |
|
|
bağlamış
küçük adamlar... Bir yerlerde küçük bir birikimleri varsa,
üstüne karısının, annesinin kolundaki bilezikleri de
satarak bir şeyler katmış ve hepsini borsaya yatırmış bu
tür adamların başına gelen felaketler, çoğunlukla
gazetelerin üçüncü sayfalarında küçük bir haberdir. Başka
bir dünyadır o dünya, çoğumuzun içinde yaşadığı, ama bir o
kadar yabancısı olduğumuz orta sınıf insanın yaşadığı...
Düş kurarlar, üstelik kurdukları düşlerde de öyle ahım
şahım şatafatlı bir hayat olmaz. En çok, kuracakları bir
tezgahla, günün rızkını çıkarmayı diler onlar. Bugün veren
Allah yarın Kerimdir desturuna sıkı sıkıya bağlı, azla
yetinen, ama olsa da hiç fena olmaz diyen bu dünyanın
insanı, bu memleketin mutsuz çoğunluğudur. Örneğin
televizyon dizilerinin reytinglerini, kimin iktidara
geleceğini onların oyları belirler, ama oralarda kazanılan
paradan hemen hemen hiç pay almadıkları gibi, iktidarın da
nimetlerinden yararlanamazlar. Şatafatlı hayatın
seyircileridir onlar, başlarına gelen trajik hadiseleri
de, onlara bir seyir dünyası kurmuş olanlar haber yapar.
Yine aynı haberleri de bu kez kendileri tüketirler. Bir
kısır döngüdür orta sınıf hayatların dünyası. Ne şehirli
olabilmişler, ne de geleneksel hayatın dar kalıplarına
sığmışlar. İki arada bir derede, çoğunlukla şehrin
varoşlarında, “Viyadük altlarında” kurulmuş, “Yeni
Mahalle” gibi sıfatlarla adlandırılmış yerlerde yaşarlar.
İşte Hilmi Duran, böylesi bir mahallede yaşayan, ne memur,
ne işçi, ne de serbest meslek sahibi olamamış bir küçük
adamdır. Oyunda “şeytanı” temsil eden beyaz eşya tüccarı
Adnan’ın teşvikiyle bütün parasını borsaya yatırmış,
“kafasındaki rakama ulaştığı” anda da, “ev yemekleri”
yapan bir lokanta açma ve bir “devre mülk” sahibi olmak
düşü kuran, ama her birkaç yılda bir üzerimize gelen
geleneksel ekonomik krizlerimizden birine tosladığı andan
itibaren şoka giren, girdiği şokla birlikte ortaya yerde
“kalakalan”, gelen “kal”dan ancak elektro şokla kurtulan,
kurtuluşuyla birlikte o zamana kadar hiç duymadığı “uhrevi
bir sesi” duymaya başlayan ve o andan itibaren anlattıkça
anlatan bir adam... Tanrıdan duyduğu sesi insanlara
anlatma vazifesini üstlenir Hilmi Duran. Bir süre sonra
anlattıkları birçok insana dinlenebilir şeyler olarak
gelmeye başlar. O anlattıkça dinleyenleri çoğalır. Amacı
“yaralara merhem sürmek” değildir kelimelerle. O, “sadece
anlatır”... Memlekette olup bitenleri, hayatı,
düzensizlikleri, sakatlıkları, bu böyle olmamalı dediğimiz
her şeyi... Kalabalıklar oluşur çevresinde. Ancak giderek
görülür ki, “kalabalık arttıkça artmaya başlar yalnızlık”,
bir kader gibi... Ve her Musa’nın bir de Firavun’u vardır.
Para edecek her şey satılabilir zihniyetinin temsilcisi
Adnan burada da devreye girer ve Hilmi’nin konuşmalarını
dinleyenlerden para toplanan bir düzen oluşturur. Trajik
bir hayat, daha büyük bir trajediye doğru yol almaya
başlamıştır. Yılmaz Erdoğan, “Bana Bir Şeyhler Oluyor”
oyununda, her gün televizyonlarda hikayelerini
seyrettiğimiz, gazetelerde trajedilerini okuduğumuz
insanları anlatıyor bir kez daha, o benzersiz bakışı ve
üslubuyla... Bir de sözün gücünü gösteriyor yeniden...
Hani en kadim kutsal kitap Tevrat’ta kayıt düşülmüş ya:
“Önce söz vardı!” diye... Para etmeyen sözün söz olarak
kabul görmediği bir çağda, “komik bir masal anlatıcısı”,
bizi ağlayalım mı, gülelim mi ikileminde bırakan çok
trajik, çok komik bir masal anlatıyor. Ama eşliğinde
uykuya yatalım diye değil... |