|
|
27
MART, DÜNYA TİYATRO GÜNÜ
..Ve son üç yıldır yaşananlar:
Yandaki sütunda da göreceğiniz gibi siyah bantların kullanıldığı bir liste
haline dörüştürülüverdi. Neden? Bir iki insanın kendi çıkarları uğruna
tiyatronun var olan tek gününü bile kullanmaktan, yozlaştırmaktan çekinmeme
cür’etinden dolayı.
Onlar için önemli olan tiyatro değil, önemli olan tiyatronun var oluş kavgası
değil, varsa yoksa bir kaç milyar, bir kaç oyunlarının daha oynanması. Bunun
için bu kadar pervasız olabildiler. Muhsin Ertuğrul’un, Haldun Taner’in, Bedia
Muvahhit’in... yer aldığı bir onur soyağacına “Eser hırsızlığı” iddiası ile
mahkemeye düşmüş birine bile çivi çaktırma cüretini gösterdiler. Biz, o gün de
sayfamızı simsiyah olarak basmıştık, bugün de siyah bant çekiyoruz, var
olduğumuz sürece de o yılı siyah bantla anacağız. Bu bizim tercihimiz, tavrımız.
Katılanlar vardır, karşı çıkanlar olabilir. Önünde sonunda bir derginin
tavrıdır der geçersiniz. Amma, gözleri çıkar ilişkilerinde körelmiş zevat dur
durak bilmeden, yoluna devam ediyor.
Bu yıl Ulusal Bildiriyi yazdırmayıp, ITI’ın protesto bildirisinde
|
Kamuoyuna,
Her yıl 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü kutlanırken o alanda tanınmış bir kişinin
yazdığı mesajı kamuoyumuza sunmak merkezimizin görevleri arasındadır.
Ancak, Kültür ve Maliye Bakanlıkları Türk tiyatrosunun gelişip dünyaya açılması
için katkılar sağlamakla görevli merkezimize karşı yasal yükümlülüklerini yerine
getirmiyorlar. Medya kuruluşlarımız magazin ucuzlukları dışında sahne
sanatlarına hiç ilgi göstermiyorlar. Tiyatrolarımız da seyircimizle yoğun
heyecan ve bilinç bağları kuracak özgün ürünleri yaratma çabasından uzak kalmayı
sürdürmekteler.
Bu ortamda bu yıl herhangi bir kutlama gösterisine katkıda bulunmak istemiyor,
mesaj yazımını bir sanatçımızdan rica etmek yerine ilgililere (ve ilgisizlere)
kendi adımıza sesleniyor, ilişikteki dergi kapak yazısını kamuoyumuzun dikkatine
sunmakla yetiniyoruz.
ITI Türkiye Merkezi İcra Komitesi
Refik Erduran, Recep Bilginer, Engin Uludağ, Turan Oflazoğlu, Osman Karaca |
gördüğünüz
açıklamalarla, ortalığı bulandırıp, hassas dengelerine, ellerinde tuttukları
gücü kullanarak gözdağı vermek için kullanabiliyorlar. İleri sürdükleri
gerekçeler, bugünün değil, yıllardır var olan gerekçeler, ama beyefendiler bugün
kükreme gereği duymuşlar. Şimdilik bilmediğimiz itişme gerekçelerinden dolayı,
ama emin olun ki protesto bidirisindeki gerekçeleri hiç değil.
27 Mart günkü sayısı için Cumhuriyet Gazetesi görüşlerimi sorduğunda iletmiştim:
“ITI’ın 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde bu yıl Bildiri yayımlatmamasının amacı
dikkatleri tiyatroya verilmeyen desteğe çekmek gibi görünse de, ben bu tavra
katılmıyorum, çünkü bana göre ITI Türkiye Merkezi uzun bir süredir meşruiyetini
yitirmiştir. Bundan iki yıl önce DT’ları eski Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil
eser hırsızlığı ile suçlanırken ITI ulusal bildiriyi bu şahsa yazdırma cüretini
gösterebilmiştir, gerekçe olarak da Dilligil’in yerli yazarlara önem vermesini
ileri sürmüştür. Oysa, o dönemde de şimdi de yerli-yabancı oyun oranı hemen
hemen aynıdır, bir farkla Edebi Kurul üyeleri Refik Erduran ve Tuncer
Cücenoğlu’nun 5’er, 6’şar oyunları oynanırken şimdi aynı oran görülmemektedir.
Yerli yazar denince bu şahsiyetler akla geliyorsa sorgulanması gereken başka
meseleler var gibi görünüyor. ITI son İcra Komitesi seçimini ne zaman yaptı
hatırlamıyorum, ilgili bakanlıklar bu yıla kadar destek veriyorlardı da şimdi mi
desteği kestiler? Düne kadar Bakan Talay’ı her platformda desteklerlerken, aynı
bakan Dilligil’in eser hırsızlı iddiasını sumen altı edip, yargılanmasına izin
vermezken bu kuruluş neredeydi? Bir Genel Müdür’ün böylesi bir iddia altında
kalması az mı önemliydi? Hem ses çıkartmayacaksın, hem DT Edebi Kurul’undaki
görevini sürdüreceksin, ITI İcra Komitesinde olacaksın, Tiyatro Yazarları
Derneği yönetimini paylaşacaksın sonra ilgili bakanlıkları, medyayı, tiyatroları
suçlayacaksın, bu davranış bana pek samimi gelmiyor. Şu anda önemli olan,
meşruiyeti sorgulanan ITI İcra Komitesi, bir an önce Genel Kurul’u toplayıp,
sorunları masaya yatırılması gerekmektedir, Genel Kurul üyeleri de bu talebi dile
getirmelidir, aksi takdirde bu ve benzeri davranışların sorumluluğu kendilerini
de bağlamaktadır. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’nde 2 yıl önce Dilligil’in
bildirisini yayımlamamıştık, bu yıl ise ilk ulusal bildiriyi, Muhsin Ertuğrul’un
bildirisini yayımlayarak ITI’ın tasarrufuna -bana göre meşruiyeti tartışıldığı
için- katılmıyoruz.”
Dergimizin bu sayısı için soruşturmayı derinleştirmek için Kenan Işık’ı
aradığımda söyledikleri dehşet vericiydi. Kenan Işık, 10 yıl önce yapılan Genel
Kurul’da İcra Komitesi’ne seçildiğini ama o gün bugündür ne bir toplantıya
çağırıldığını ne de görevinin sona erdiğine ilişkin bir bilginin kendisine
ulaşmadığını söylüyordu. Bir diğer telefonu çevirdiğimde Gencay Gürün’de aynı
şeyleri söylemekteydi. Her ikisine de “Neden bugüne kadar herhangi bir şey
sormadınız?” dediğimde, her ikisinin de yanıtı aynıydı: “Herhalde beni attılar
ama söylemeye utandılar.”
Cumhuriyet Gazetesi’nin 30 Mart tarihli sayısında Güngör Dilmen aynı konuda
şöyle açıklama yapıyor: “ITI gizli bir dernek sanki istenmeyen üyeleri
uyutuyorlar. Nasıl mı? Toplantılara çağırmayarak. Benim bu enstitüde üyeliğim
sürüyormuş. Ancak yirmi yıl, hiçbir toplantıya çağırılmadım. Recep Bilginer,
‘Mektup gönderdik ama postada kaybolmuş.’ diyebildi.”
Refik Erduran ve Recep Bilginer, yılların verdiği tecrübe ile alanı belirleyip,
istedikleri gibi at koştururken, var olanı önemsemeyen, sorgulayıp hesap
sormayan Kenan Işık, Gencay Gürün, Güngör Dilmen hiç mi suçlu değil? Bildikleri,
ama bulaşmaya çekindikleri odakların Türk tiyatrosuna ne kadar zarar
verdiklerini görmüyorlar mı? Görüyorlarsa, neden göz yumdular?
Şöyle geriye gidip, baktığımda şunu görüyorum. Son 3-4 yıla kadar Refik Erduran,
Tuncer Cücenoğlu, Recep Bilginer gibi resmi yazarlar, iktidarla ilişkilerini
kurmuş, Ankara koridorlarının yollarını ezberlemiş, bir çoğunun hâlâ “Koskoca
Bakan” dediği siyasileri tanımış, deyim yerindeyse el ense olmuş bu zatlar
ortalıkta dolaşırken, gammazladığı Genel Müdür’e, ‘sevgili dostum’ demekten
çekinmeyen, çekinmenin ötesinde bir sakınca görmeyen bu zatlar karşısında,
göreve gelen siyasiler de ortalıkta sürekli bunları gördüğü için, Türk
tiyatrosunu bunların temsil ettiğini sandılar hep. Onların bir suçu yok.
Kimsede bunlara dokunamadı, dokunmak istemedi, var olduğu sanılan sanal güçleri
hep korkuttu insanları. Korkuttu çünkü, bunlar konuşmaya başlarken; “Yarın
bakanla sabah kahvaltısı yapacağım, senin sorunları anlatırım, çözeriz”, “Ben
Ankara’ya gidiyorum Bakan’a söylerim sizin tiyatroya özel önem verir.”, “Bakan
yarın İstanbul’da olacak zamanı varsa mutlaka sizin oyuna getireceğim.” gibi
cümlelerle durdurdular insanları, insanlar durmaya eğilimliydi çünkü. Ve
korktular. Yıllarca.
Ne zaman ki Tiyatro... Tiyatro... bunların afişe etmeye başladı, birden bire
sapır sapır dökülmeye başladılar ve her biri Bakan Talay’dan daha hızlı
Tiyatro... Tiyatro... düşmanı oluverdiler.
Birileri Kral çıplak dedi ve kendi mecralarındaki yerlerini aldılar İ. Rahmi
Dilligil’in tarihe bıraktığı belgeliğinde.
“Devlet Tiyatroları Genel Müdürüydüm”, yazan İ. Rahmi Dilligil. Dilligil
kitabının sonuna cezaevi günlerinde mektup yazarak kendisini yalnız bırakmayan
dostlarının mektuplarını da ekleyerek tarihi bir belge oluşturmuş, kimler mi bu
mektup dostları? Tamer Levent, Refik Erduran, Tuncer Cücenoğlu, Nedim, İpek
Böler, Mine Acar, Minnoş.
Bu yıl ITI Kültür ve Maliye Bakanlıklarını protesto ederek, yanına medyayı,
tiyatroları da katarak Ulusal Bildiriyi yazdırmadı. 2 yıl önce Kültür ve Maliye
Bakanları aynıydı. Ve aynı biçimde destek vermiyorlardı, 2 yıl önce medya
aynıydı ve aynı şekilde sanata önem vermiyordu. 2 yıl önce tiyatrolar aynıydı,
Erduran’ın deyimiyle, özgün eserlerle ilgilenmiyorlardı. Ama, 2 yıl önce D.T.
Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil’di ve Refik Erduran’ın ve Tuncer Cücenoğlu’nun
5-6 oyunu aynı sezonda oynanıyordu. Bir bakıyorsunuz ki, tek değişen bu.
İşte Türk tiyatrosunun içler acısı hali.... |